Rüzgâr enerjisi, insanlığın doğayla olan en eski, en yaratıcı ve aslında çok eskilerden beri faydalandığı bir enerji türüdür. İnsanlar, çok eski dönemlerden beri, rüzgârı yalnızca sadece bir doğa olayı olarak değil, onu yönlendirilebilen ve sonucunda, faydalanabildiği bir güç olarak görmeye başlamıştır. Yelkenli gemileri hareket ettirebilen rüzgâr, dönen değirmen kanatlarını ve bugüne kadar uzanarak devasa rüzgâr türbinlerine kadar gelen bir tarihi yolculuk geçirmiştir. Hepsi, aynı doğal gücün farklı çağlardaki farklı kullanımları olmuştur.
Rüzgâr enerjisinin bilinen en eski kullanımı denizcilikle başlamıştır. M.Ö. 2400’lü yıllarda Antik Mısırlıların, Nil Nehri üzerinde yelkenli tekneler kullanarak, rüzgârın itici gücünden faydalandığı bilinmektedir. O dönemler savaşmak için değil ticaret yapmak için kullanılan bu yöntem, doğrudan elektrik üretimiyle ilgili olmasa da rüzgârın enerji olarak algılanmasının ilk örneği olmuştur denilebilir. Aynı dönemlerde Fenikeliler ve daha sonra Antik Yunanlılar da yelkenli gemileri kullanarak, ticaret ağlarını genişletmişlerdir. Rüzgârdan karada ilk faydalanılması ise, yel değirmenleriyle gerçekleştirilmiştir. M.S. 1100 lü yıllarda, orta çağda rüzgâr değirmenleri daha çok Avrupa da kullanılmaya başlanmış ve sonraki dönemlerden farklı olarak, dikey eksenli değirmenler kurulmuştur. Bu dikey eksenli değirmenler, tahıl öğütmek ve su pompalamak için kullanılmıştır. Özellikle kurak bölgelerde suyun hayati önem taşıdığı düşünüldüğünde, rüzgârla çalışan bu değirmenler toplulukların ayakta kalmasında kritik bir rol oynamışlardır. Zamanla bu teknoloji İslam coğrafyasında da yayılmıştır. Orta Çağ Avrupa’sında rüzgâr değirmenleri neredeyse kırsal hayatın simgesi haline gelmiştir. 12. yüzyıldan itibaren özellikle Hollanda, Almanya ve İngiltere’de rüzgâr değirmenleri hızla yaygınlaşmıştır. Fakat sanayi Devrimi’yle birlikte rüzgâr enerjisinin önemi geçici olarak ilk defa arka plana düşmüştür. Buhar makineleri, kömür ve daha sonra petrol gibi ürünler enerji üretiminde daha çok kullanılmaya başlanmıştır. Büyük fabrikalar, demiryolları ve şehirleşme, fosil yakıtların gücüyle kurulmuştur denilebilir. Ancak rüzgâr enerjisi tamamen unutulmayarak özellikle kırsal bölgelerde su pompalamak için kullanılan küçük rüzgâr türbinleri, 19. yüzyıl boyunca varlığını sürdürmüştür. ABD’de özellikle çiftliklerin vazgeçilmez parçası olan metal kanatlı rüzgâr değirmenleri, rüzgâr enerjisinin gücünü yine de küçük ölçekli de olsa kendini göstermeye devam etmiştir.
Rüzgârın elektrik üretiminde kullanılması ise 19. yüzyılın sonlarına doğru başlamıştır. 1887 yılında İskoçya’da elektrik mühendisi olan, Prof. James Blyth, bir evin aydınlatmasını sağlayan ilk rüzgâr türbinlerinden birini kurmayı başarmıştır. Aynı yıllarda ABD’de Charles F. Brush ise daha büyük ölçekli bir rüzgâr türbini yaparak elektrik üretmeyi başarır. Bu gelişmeler, rüzgârın artık sadece mekanik işlerde değil, elektrik sağlamak amacıyla da kullanılabileceğini göstermiştir. Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde de rüzgâr enerjisi yeniden kritik bir döneme girer. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde ve sonrasında artan enerji ihtiyacı, çok çok sonralarda, 1970’lerde yaşanan petrol krizleri ile ülkeler alternatif enerji kaynaklarına yönelirler. Diğer yazılarımda da sıkça bahsettiğim gibi fosil yakıtlara bağımlılığın yol açtığı sorunlar ve riskler daha net görülmeye başlanır. Bu dönemde rüzgâr enerjisi, eski bir yöntem olarak, ama hala umut vadeden bir çözüm olarak, yeniden gündeme gelir ve Danimarka, Almanya ve ABD gibi ülkeler rüzgâr türbinleri üzerine ciddi araştırmalar yapmaya başlarlar. Dolayısı ile 1980’lerden itibaren teknolojik gelişmelerinde hızla ilerlemesiyle, rüzgâr enerjisinde adeta bir sıçrama yaşanır. Daha hafif ve dayanıklı malzemeler, aerodinamik olarak geliştirilmiş kanatlar ve bilgisayar destekli kontrol sistemleri ile rüzgâr türbinleri hem daha iyi sonuç sağlayan hem de daha güvenilir bir hâle gelir. Eskiden sadece küçük yerleşim yerlerinin ihtiyacını karşılayan bu sistemler, artık büyük şehirler ölçeğinde elektrik üretebilecek kapasiteye ulaşırlar.
Tarih boyunca da görüldüğü gibi rüzgâr enerjisinin en doğru tercih olması onun büyük avantajlarının olmasıdır. En başta temiz ve tükenmez bir kaynak olmasıdır. Kömür, petrol ya da doğalgaz gibi fosil yakıtlar, hem sınırlıdır hem de kullanıldıkça çevreye büyük ve ciddi zararlar verirler. Hava kirliliği, karbon salımı, iklim değişikliği, sağlık sorunları gibi büyük sorunlara yol açarlar. Rüzgâr enerjisinde ise bu durum yoktur. Çünkü yakıt yoktur. Rüzgâr bedavadır, doğadan gelir ve kullanıldıkça tükenmez. Elektrik üretimi sırasında karbondioksit salımı neredeyse sıfıra yakındır. Bu yönüyle de rüzgâr enerjisi, iklim kriziyle mücadelede en güçlü araçlardan biri olarak görülür.
Özetle rüzgâr enerjisi diğer enerji kaynaklarına göre çevreye en az zararı olan, en sürdürülebilir ve en ekonomik enerji kaynağıdır. Rüzgâr yüzyıllardır esmeye devam ediyor. Önemli olan bu karşılıksız güçten akıllıca daha ne kadar fazla faydalanabiliriz bunu başarabilmektir.