Bugün dünyada su sıkıntısı, gün geçtikçe sandığımızdan çok daha büyük bir şekilde tehlikeli bir hale dönüşmektedir. Bu durum en çok da kuraklıkla boğuşan ülkelerde kendisini göstermektedir. Somali, Etiyopya ve Yemen gibi yerlerde insanlar, kilometrelerce yürüyerek su taşımak zorunda kalıyor. Diğer ülkelerde de bu durum giderek kritik hale geliyor diyebiliriz. Yalnızca şehirlerdeki israflar değil, tarımdaki bilinçsiz sulamalar ya da sanayideki kontrolsüz kullanımlar bir araya gelince, su kaynakları da doğal olarak giderek hızla azalıyor. Bir de geçtiğimiz hafta değindiğim iklim değişikliği konusu var. İklim değişikliğine bağlı olarak da yağış düzenleri sürekli değiştiği için, bazı bölgeler aylarca yağmur görmemektedir. Dolayısıyla toprak kuruyor. Böylece kuraklık da yavaş yavaş baş gösteriyor. Bunun yanı sıra barajlar ve göller de küçülüyor. Bütün bunların hepsi su sıkıntısına neden oluyor.
Su sıkıntısı, sadece susuz kalmak demek değildir aslında. Tarım yapılamayınca gıda azalıyor ve büyük metropol şehirlerde fiyatlar artıyor. Dolayısıyla ekonomi de bu durumdan etkileniyor. Şehirlerde yaşayan insanlar, belki bu durumu hemen hissetmiyor ama pazardaki sebzenin fiyatı arttığında, aslında suyun azaldığını da görmüş oluyorlar. Yani su krizi aslında bir yaşam krizi haline dönüşüyor.
Bugün aslında akarsuların bol olduğu ülkemizde, hatta bazı büyük şehirlerde bile su tasarrufu çağrıları yapılıyor. Barajların doluluk oranları, haber bültenlerinde sıkça konuşulmaya başlandı diyebiliriz. Bu durum aslında bizlere şunu gösteriyor: Su artık sınırsız bir nimet değil, korunması gereken bir emanettir. Evimizde gereksiz yere akan musluğu kapatmak, küçük bir şey gibi görünebilir ama milyonlarca insan, aynı hassasiyeti gösterirse büyük fark yaratacağı kesindir. Örneğin tarımda damla sulama gibi yöntemler, yaygınlaşırsa tonlarca su kurtarılabilir. Sanayide de geri dönüşüm sistemleri kurulduğunda, hem doğa korunmuş olur, hem de maliyetler düşmüş olur. Bir de su kaynaklarının aleyhine işleyen dolaylı bir durum daha var. Nüfus arttıkça, suya olan ihtiyaç da artıyor. Şehirler hızla genişliyor. Ama su miktarı, insanlarla doğru orantılı olarak hızla artmıyor maalesef. Çünkü suyun kaynağı olan doğanın da bir sınırı var. Biz ise çoğu zaman bu sınır yokmuş gibi davranıyoruz. Dereleri beton kanallara hapsediyoruz, yeraltı sularını düşünmeden çekiyoruz, kirlettiğimiz suyu arıtmadan doğaya bırakıyoruz. Sonra da neden su azalıyor diye şaşırıyoruz. Oysa su dediğimiz şey, hayatın ta kendisi. Su yoksa üretim de yok, temizlik de yok, sağlık da yok. En basitinden el yıkamak bile bir lüks haline gelebiliyor bazı yerlerde. Suyun çok az olduğu dünyanın birçok yerinde insanlar, bunu yaşıyor. Bir yanda kuraklıkla boğuşan ülkeler, diğer yanda musluğu açık bırakıp boşa akıtan insanların olduğu bir dünyada yaşıyoruz maalesef. Bir tarafta insanlar kilometrelerce yürüyüp bir bidon su taşıyor, diğer tarafta taşıtlar içme suyu kalitesinde suyla yıkanıyor. İşte dünya, tam olarak bu çelişkinin ortasında duruyor. Su bu yüzden artık sadece bir ihtiyaç değil; vicdan meselesi haline de gelmiş durumda.
Burada en önemlisi şu: Suyun kıymetini, yokluğunu yaşamadan anlamak. Çünkü iş işten geçtikten sonra yapılan tasarrufun hiçbir anlamı kalmıyor. Bugün bilinçli davranırsak, yarın çocuklarımız susuzluk korkusuyla büyümez. Kısacası göründüğü gibi dünya, su sıkıntısı yaşıyor ve bu mesele görmezden gelinecek bir konu da değildir. Suya sahip çıkmak, aslında hayata sahip çıkmak demektir. Musluktan akan her damla, bize emanet. Bu emaneti korumak da bizim elimizde.