1960’lı ve 70'li yıllarda, iş gücü anlaşmalarıyla Türkiye'den yurt dışına, özellikle Almanya ve Fransa'ya giden binlerce vatandaşımız olmuştur. Kimisi, fabrikalarda çalışmaya, kimisi madenlerde, kimisi de temizlik işlerinde çalışmaya başladılar. Daha birçok alanda çalışmaya giden insanlarımız, gurbet dediğimiz o uzak memleketlerde hayat sürdüler. “Biraz para biriktireyim, geri dönerim” diye gitti birçoğu. Ama hayat öyle planlandıkları gibi gitmedi. Yıllar geçti, çocuklar, torunlar oldu. O geçici gurbet, kalıcı bir hayata, kalıcı bir memlekete dönüştü.

Gittikleri memleketlere, mecburen kendi kültürlerini de taşıdılar. Kendi yemeklerini yaptılar, kendi müziklerini dinlediler, çocuklarına kendi bayramlarını öğrettiler. Yıllar geçtikçe ve kalabalıklaştıkça, camiler, dernekler, kültür merkezleri kurdular. İnsanlar, kendi kimliğini kaybetmemek için buradaki öz kimliklerini aslında oraya taşıdılar diyebiliriz. Ülkesinden uzak bir yerde, yeni bir hayata başlayan ve kültürlerini kaybetmemeye çalışan bu insanların, sosyolojik ve psikolojik açıdan neler yaşadıklarını hep merak etmişimdir. Ben de bu yazımda gezi amaçlı ziyaret ettiğim; Fransa'nın Paris, Lyon ve Strazburg şehirlerinde yaşayan Türkiye kökenli vatandaşlarımızın, Ramazan ayında neler yaşadıklarını, bu ayı nasıl geçirdiklerini, iki ülke arasında ne gibi farklılıkların olduğu izlenimlerimi, gördüğüm kadarıyla sizlere aktarmaya çalışacağım.

Fransa’da Müslüman nüfusun önemli bir kısmını Kuzey Afrika kökenli özellikle Cezayir, Fas ve Tunus kökenli aileler oluşturuyor diyebiliriz. Bunun yanında Orta Doğu’dan gelen Müslümanlar da var. Ramazan ayında bu farklı kültürler, aynı sofrada buluşuyor ve kimi iftarını hurmayla, kimi çorbayla, kimi de suyla iftarını açarak iftar saatini birlikte geçiriyor. Fransa’da yaşayan Türkler için, hatta yalnız Türkler değil, diğer Müslüman vatandaşlar için de, Ramazan ayının, kendi memleketlerinden uzakta da olsalar, onlarda bu ayın, kalben her zaman ayrı bir yeri olduğunu gördüm. Birçoğu özellikle son yıllarda burada Türkiye'yi aratmayacak Ramazan şenliklerinin çoğaldığını, birlikteliklerinin daha da kuvvetlendiğini ve daha birçok etkinlikler düzenlediklerini söylediler. Genel olarak gündelik hayatlarında, daha çok iş ve ev arasında gidip gelen gurbetçilerimiz, ramazan ayında bir nebze de olsa bu yoğun koşuşturmacadan çıkarak, iftar coşkusunu birlikte yaşıyorlar. Sabah erken işe gidenler, metroya koşanlar, fabrikada çalışanlar, okuluna yetişen gençler, Ramazan gelince bütün o telaşın içinde başka bir huzur buluyorlar.

Sofralarda yer alan yemekler, Türkiye'den çok da farklı değil. Çünkü burada da, birçok pide fırını işleten Türk esnaf ya da Türkiye'deki normal bir restoranda bulabileceğiniz yemek çeşitleri olan birçok dükkân da bulunmaktadır. Türklerin işlettiği ve çoğunlukla yine Türkiye'de üretilen gıda markalarının olduğu süpermarketler de var. Yani ülkemizde üretilen birçok gıdayı, burada bulmak çok kolay. Bu da ülkemizi aratmayan iftar sofralarıyla karşılaşmamızı sağlıyor. Sahurda Türkiye’deki gibi bir davul sesi yok tabi ki ya da cami hoparlöründen mahallelerde ezan sesini duymuyorsunuz, ama bu atmosfer, cami avlusundan biraz da olsa yaşatılıyor diyebiliriz.

Camilerde toplu verilen iftarlarda herkes, gönüllü olarak yardımda bulunuyor. Gündüz sabah saatlerinden itibaren başlayan hazırlıklarda kadınlar; temizlik işleri başta olmak üzere yemek yapımından, hatta bazı camilerde pide ve ekmek yapımına kadar görev alıyorlar. Gençler de sofraların kurulmasından cami süslemesine kadar birçok işte yardımcı oluyor. Burada çocuklar, Fransız toplumunun bir parçası olarak gerekli eğitimleri alarak yetiştiriliyor, tabi bunun yanında ailelerinin de yönlendirmeleriyle, kendi inançlarını, kültürlerini de öğrenerek yetişiyorlar. Bu iki kültür arasında dengeyi kurmak, aileler için çok önemli diyebiliriz.

Ramazan ayı, sadece bir coğrafyaya ait değil. Nerede olursa olsun eğer bunu bir insan kalbinde yaşıyorsa, gurbeti biraz olsun memlekete çeviriyor. Göründüğü gibi İnsanların bulunduğu ülkeler, ne kadar farklı olursa olsun ve hangi dine mensup olurlarsa olsunlar, kalplerinde taşıdıkları inançla aynı atmosferi yaşamaktalar. Kimisi oruçla, kimisi duayla, kimisi de mum yakarak, kendi inançlarına göre ibadet ediyorlar. Ama hepsinin özünde aynı arayış vardır: Daha iyi bir insan olmak, kimseyi incitmemek, paylaşmayı bilmek, birlikte yaşayabilmek...