Bazı gidişler vardır; sadece bir ismin nüfustan düşmesi değil, koca bir kütüphanenin sessizce yanması, bir geleneğin son kalesinin yıkılması gibidir. Marmara Güzel Sanatlar’ın, o eski adıyla "Tatbiki"nin ruhunu ruhunda taşıyan, tasarım dünyasının o vakur ve mütevazı çınarı Mücteba Kundul hocayı kaybetmiş olmanın ağırlığı, sadece öğrencilerine değil, bu ülkenin estetik hafızasına da çöktü.
Hani derler ya, "eskiler başkaydı" diye... Mücteba Hoca, o "başka" olanın, o zarafetin ve beyefendiliğin son temsilcilerinden biriydi. İnternetin dehlizlerinde, Ekşi Sözlük’ün o keskin ama samimi satırları arasında dolaştığınızda görürsünüz; onu tanıyan her öğrencinin dilinde tek bir kelime yankılanır: "Efsane". Ama bu öyle ulaşılamaz, fildişi kulesinden bakan bir efsane değil; öğrencisinin tasarımına dokunurken ona dünyayı anlatan, malzemeyi sadece bir araç değil bir "can yoldaşı" gibi tanıtan, "Mücteba Baba" sıcaklığında bir efsaneydi.

Onun dersleri sadece endüstriyel tasarımı, formu ya da işlevi anlatmazdı. O koridorlarda yankılanan sesi, aslında 1957’de kurulan o efsanevi Tatbiki Güzel Sanatlar ruhunun günümüze süzülmüş bir yankısıydı. Sanatın ve zanaatın, fabrika çarklarıyla nasıl bir estetik dansa durması gerektiğini ondan öğrendik. Sözlük yazarlarının "yaşayan tarih", "zarafet abidesi" ve "tasarımın sessiz devrimi" olarak tanımladığı hoca, aslında bize eşyadan önce insana biçim vermeyi öğretti.
Son döneminde kaleme aldığı ve akademik mirasını taçlandırdığı "Endüstriyel Tasarımın Sanayileşme Sürecindeki Evrimi" (ve bu alandaki derinlikli çalışmaları), aslında onun hayata karşı duruşunun da bir özetiydi. O kitapta sadece teknik bilgiler yoktu; bir ülkenin sanayileşme sancıları içinde tasarımın nasıl bir direnç noktası olduğunu, tasarımcının bir "estetik işçisi" olarak toplumdaki yerini ilmek ilmek işlemişti. O kitap, Mücteba Hoca’nın bizlere bıraktığı son ders notu, son vasiyeti gibiydi: “Tasarladığınız her şey, aslında sizin karakterinizin bir yansımasıdır.”

Bizler bugün, hızın ve geçiciliğin kutsandığı bir çağda; durup düşünmeyi, bir çizginin neden o açıyla çekilmesi gerektiğini, bir malzemenin neden o şekilde işlenmesi gerektiğini Mücteba Hoca’nın o sabırlı ve bilge bakışlarından hatırlıyoruz.
Ekşi Sözlük’te bir öğrencisi yıllar önce şöyle yazmıştı: "Onun odasına girdiğinizde zaman durur, tasarımın o asil ve zorlu dünyasına bir yolculuk başlardı." Şimdi o oda boş kaldı, o bilge ses sustu ama Mücteba Hoca’nın o tertemiz, o "eski toprak" nezaketi, yetiştirdiği binlerce tasarımcının elinde, zihninde ve o son kitabının satır aralarında yaşamaya devam edecek.

Hala ilk derste kimler seramik bilerek geldi dediğinde mahcup susmamız, sizin okulunuz zor biter diyip tüm sınıfı bırakanız. Salak kızım, aptal oğlum derken hiç küstürmemeniz, tasarımın klozetten tutta hangi disiplinine kayarsan kaydın aynı fazlardan geçtiğini anlatmanız, ders günlerimizde önlük giyerek gezdiğimiz gündüz feneri hallerimiz, ders aralarında sanki bir anda 40 yaş gençleştiğinizi asla unutmayacağım. Bir tek hocam darbuka çalamadınız bize. Söz vermiştiniz oysaki.
Güle güle Mücteba hocam... Bize bıraktığın o estetik mirası, o sarsılmaz beyefendiliği ve tasarım aşkını, senin o vakur duruşunla yarınlara taşıyacağımıza söz veriyoruz. Huzurla uyu.