Yenilginin Ağırlığı ve Bir Çocuğun Omuzları
Ekranın karşısındayım. 25 Eylül gecesi Kocaeli'de Fransa'ya karşı yaşadığımız o 1-0'lık mağlubiyetin sessizliği henüz geçmemişken, İtalya maçının son düdüğü kulaklarımda çınlıyor. Bursa'daki Timsah Arena'da, tabelada 4-1'lik ağır bir yenilgi duruyor. Onlar bana futbolda bunların normal olduğunu, sabretmemiz gerektiğini söylüyorlar. Hata olmadığını bunların. Yaşanması, tecrübe edilmesi gerektiğini. Peki diyorum, ya bu bir lanetse, biz ve çevremdekiler hep aynı hevesle o ekranın başına geçip, sonunda yine aynı binaların arasında o ağır mağlubiyet hissine mi gömüleceğiz belli zaman aralıklarıyla?
Biz diyorlar umudunu kesme. Sen destek ol yeter diyorlar. Vazgeç diyorum kendi kendime. Balkona çıkıyorum. Bir sandalye çekiyorum altıma. Ankara'nın o hafif üşüten güz rüzgarı yüzüme vuruyor. Ciğerlerimde hava kalmayana kadar çekiyorum. Dumanı verirken aklıma sadece o 90 dakika boyunca sahada çırpınan o çocuk geliyor: Arda Güler.
Gündüzleri o bitmek bilmeyen kurumsal tasarımlarla, piksellerle boğuşurken aradığım o kusursuz hizalama, yeşil sahada bir türlü bulunamıyor. İtalya karşısında ilk yarıyı 3-0 geride kapatan takım tel tel dökülürken, top çoğu oyuncunun ayağını yakan bir kor parçasına dönüşmüşken, o çocuk sürekli sorumluluk aldı. Sahada takıma liderlik etmeye çalışan Arda, o kargaşanın içinde tam 100 kez topla buluştu. Bütün o dağınıklığın arasında 70 pasın 62'sini isabetli kullanarak bir oyun inşa etmeye çabaladı. 5 kez faule maruz kalmasına rağmen yılmadı, girdiği 16 ikili mücadelenin 11'inden başarıyla çıktı. 4-1'lik hezimette tribünlerin sadece onu alkışlaması kesinlikle boşuna değildi. O alkışlar, sadece yeteneğe değil, gencecik omuzlarında taşıdığı o devasa beklenti ağırlığına isyan etmeyişineydi.
Dumanı verirken hayattaki tek başarım küçük bir kız çocuğu olmuş diyorum. Gerisi yalanmış. Kendimi kandırmışım. Leyla'nın yüzünde bulduğum o telaşsız, saf umut... Belki de Arda'nın sahada topu her ayağına aldığında tribünlerin ve bizim hissettiğimiz şey de budur. O karanlık ve işlemiyor gibi görünen sistemin içinde parlayan, inatçı ama bir o kadar da olgun bir ışık.
Henüz erken cevaplar için. Gün gelir, yine o hep yanındaki kişiler bir yerde, bir zamanda toplanır maç saatinde. Gözlerinin içine bakar birbirlerinin. Yine o insanlara anlamsız gelen şakalar, olabildiğince hızlı, saçma yorumlar, maç tespitleri yapılır. İnsan ister istemez düşünür. Belki bir sonraki maçta bu kez işler değişir. Şükrediyorum, en azından vazgeçmeyi bilmeyen, kendi potansiyelini o kargaşada bile sahaya yansıtmaktan korkmayan bir değerimiz var.