Gökyüzünden Yere İnen Bir Cumhuriyet Düşü: İki Kent, İki Kule ve Unutuşun Mimarisi
Bir kenti kent yapan sadece beton bloklar, bulvarlar ya da trafik yoğunluğu değildir. Kent, insanların ortak hafızasıyla, o topraklara ekilen idealist düşlerle nefes alır. 1930’ların Türkiye’sine baktığınızda, bu düşlerin en somut ve zarif tezahürlerinden birini başını göğe kaldırmış devasa betonarmelerin tepesinde görürsünüz: Paraşüt Kuleleri.
Bugün biri Ankara’da, diğeri İzmir’de sessizliğe terkedilmiş ya da zamana direnmeye çalışan bu iki kule; yalnızca birer mühendislik harikası değil, Cumhuriyet’in "gökleri fethetme" tutkusunun ve toplumcu kamusal alan anlayışının simgesidir.
Moskova’dan İlham Alan Bir Gençlik Düşü
Hikâye, 1930’lu yılların başında başlar. İzmir’in efsanevi Belediye Başkanı Dr. Behçet Uz ve gazeteci Suad Yurdkoru’nun Moskova gezisi sırasında Gorki Parkı’nda gördükleri paraşüt kulesi, genç Cumhuriyet’in havacılık vizyonuyla birleşir. Atatürk’ün "İstikbal göklerdedir" sözünün halk nezdinde somutlaşması, gençlerin havacılıkla doğrudan temas etmesi gerekmektedir.
Türk Hava Kurumu (THK) heyetlerinin yaptığı incelemeler sonrasında mimar Bedri Tümay’ın imzasıyla projeler çizilir. Ve 1937 yılında, dünya üzerinde sadece birkaç örneği bulunan bu yapıların iki tanesi Türkiye’ye kazandırılır:
- İzmir Paraşüt Kulesi: 9 Eylül 1937’de Kültürpark içerisinde, 7. İzmir Enternasyonal Fuarı ile birlikte kapılarını açar. Deniz seviyesinden 4,5 metre yükseklikteki temeline 75 meşe kazık çakılarak inşa edilen 48 metrelik bu kule, İzmir’in kent siluetinin ve kolektif hafızasının ayrılmaz bir parçası olur.
- Ankara Paraşüt Kulesi: 28 Ekim 1937’de Başbakan Celâl Bayar tarafından Cumhuriyet Bayramı arifesinde açılır. Eski 19 Mayıs Stadyumu’nun hemen yanı başında, 41 metre yüksekliği ve 3 ayrı atlayış balkonuyla yükselen kule, başkent gençliğinin cesaret sınavı alanına dönüşür.
Yükseklik Korkusundan Kent Belleğine
Fuar zamanlarında İzmir Kültürpark’ta ya da Ankara’nın rüzgârlı günlerinde bu kulelerin altına toplanan kalabalıkları hayal edin. Merdivenleri tırmanan gençlerin heyecanı, kulenin tepesindeki vincin makara sesleri ve paraşüt açıldığı anda aşağıdan yükselen alkışlar... Paraşüt kuleleri, halkın yalnızca izleyici olmadığı; cesareti, gökyüzünü ve modernleşmeyi bizzat deneyimlediği kamusal sahnelere dönüştü.
Peki, dün binlerce gencin hayallerine kanat çırptığı bu yapılar bugün ne durumda?
Burada karşımıza çıkan tablo, ne yazık ki Türkiye’deki "kent hafızasına yaklaşım" sorunumuzun acı bir özeti.
2020 Ege Denizi depreminde hasar gördüğü gerekçesiyle kapatılan İzmir Paraşüt Kulesi, uzun zamandır atıl vaziyette bir yalnızlık yaşıyor. Zaman zaman yıkılıp yeniden yapılması, zaman zaman da çürümeye terk edilmesi haberleriyle gündeme geliyor. Ankara’daki kule ise koruma altında olmasına rağmen, çevresindeki kentsel dönüşüm ve stadyum yıkımlarının ortasında, eski dinamizmini yitirmiş bir anıt-heykel gibi duruyor.
Soru Şudur: Hafızayı Koruyabiliyor muyuz?
Kentler sadece yeni binalar dikerek gelişmez; geçmişin birikimini bugünün yaşamına dahil edebildiği ölçüde derinleşir. İzmir’de Montrö Kapısı'ndan içeri girdiğinizde sizi karşılayan ya da Ankara’da tren garından çıkınca başınızı yukarı kaldırdığınızda göze çarpan o kuleler, Cumhuriyet’in idealist vizyonunun somut belgeleridir.
İzmir ve Ankara’daki Paraşüt Kuleleri’ni "atıl birer beton kütlesi" olarak görmek, o kulelerden atlayan nesillerin anısına ve kentin mimari mirasına haksızlıktır. Bu kulelerin acilen aslına uygun restorasyon projeleriyle güçlendirilmesi, modern güvenlik standartlarıyla yeniden gençlerle buluşturulması ya da yaşayan birer kent müzesi alanı haline getirilmesi gerekiyor.
Gökyüzüne bakmayı bırakan kentler, hafızasını da kaybeder. Kulelerimize sahip çıkmak, aslında kendi geleceğimize ve kent kimliğimize sahip çıkmaktır.