Ankara’da temmuz ortası demek, kentin üzerine çöken o gri sıcağın, tanıdık bir sessizlikle birleşmesi demektir. Deniz kenarına kaçabilenlerin çoktan terk ettiği, geride kalanların ise akşam serinliğinde bir park köşesi, bir çay bahçesi aradığı o tuhaf, arafta kalmış zaman dilimi… 15 Temmuz’dan 1 Ağustos’a kadar uzanan bu iki haftalık takvime baktığımda, karşımda sadece bir "etkinlik listesi" değil, bu şehrin insanına neyi, nasıl reva gördüğümüzün de bir aynasını görüyorum.
Gelin, bu takvimi sadece tarih ve mekan olarak değil, bu kentin ruhuna ne kattığı ya da ondan neyi esirgediği üzerinden birlikte okuyalım.

Hafızanın Gölgesinde Bir Başlangıç: 15 Temmuz

Takvim, doğası gereği 15 Temmuz anma programlarıyla açılıyor. Kızılay Meydanı’nda, Melike Hatun Camii çevresinde ve Beştepe’deki anıtta resmi törenler, sergiler ve paneller var. Elbette bir kentin yakın tarihinin en travmatik gecelerinden birini hatırlaması, o hafızayı diri tutması önemlidir. Ancak yıllardır süregelen o "resmi ve didaktik" dil, bu yıl da kendini pek esnetebilmiş değil.
Ankaralıya sunulan bu programlar, sokağın gerçek hissiyatına ne kadar dokunuyor? Broşürlerdeki büyük laflar, o gece sokakta olan, canı yanan veya o günden bugüne adaletin yerini bulmasını bekleyen sıradan insanın evindeki mutfak masasına ulaşıyor mu? Hafıza, sadece yılda bir kez meydanlara kurulan dev ekranlardan ibaret kaldığında, maalesef toplumun ortak bilincine değil, sadece protokolün ajandasına hizmet ediyor. Kentin bu en sıcak gününde, anma etkinliklerinin daha kucaklayıcı, daha sivil ve insani boyutlara taşınması gerekirdi.

Açık Hava Sinemaları: Nostalji mi, Kaçış mı?

18 Temmuz’dan itibaren CerModern’in o geniş avlusunda ve Çankaya Belediyesi’nin bazı mahalle parklarında açık hava sinema günleri başlıyor. İşte burası, Ankara’nın o bildiğimiz, sokağı ve yan yana durmayı seven yüzü. Bağımsız sinema örnekleri, eski klasikler ve birkaç yerli yapım listeye alınmış.
Eleştirmek gerekirse; CerModern gibi mekanların sunduğu bu harika alternatifler, ne yazık ki kentin sadece belirli bir entelektüel kesimine ya da ekonomik olarak buralara erişebilen elitine hitap ediyor. Oysa Ankara sadece Tunalı’dan, Bahçeli’den ibaret değil. Altındağ’ın, Mamak’ın, Sincan’ın ara sokaklarında oturan, evine klima alamadığı için balkonda esinti bekleyen aileler için bu sinema geceleri neden bir lüks olsun? Belediyelerin mahalle parklarına taşıdığı birkaç gösteri var, evet, ama bunlar da genellikle popülist ve derinliği olmayan seçimlerden ibaret. Sinema, toplumsal bir yüzleşme ve nefes alma aracıdır; onu kentin çeperlerine sadece bir "eğlence" olarak değil, gerçek bir kültür hizmeti olarak götürmediğimiz sürece eksik kalırız.

Konserler ve "Eğlence" Sektörünün Çelişkisi

22-26 Temmuz tarihleri arasında ODTÜ Vişnelik’te ve Armada Açıkhava’da bir dizi yaz konseri görüyoruz. Popüler rock grupları, rap sanatçıları sırayla sahne alacak. Gençlerin bu boğucu atmosferde çığlık çığlığa şarkı söylemeye, deşarj olmaya ihtiyacı var; buna hiçbir sözümüz olamaz.
Ancak bilet fiyatlarına baktınız mı hiç? Bir gencin, bir öğrencinin Vişnelik’teki bir konsere gidebilmesi için neredeyse bir haftalık mutfak masrafını gözden çıkarması gerekiyor. Gençlik kenti dediğimiz Ankara, kendi evlatlarını bu yüksek duvarlı etkinliklerin dışında bırakıyor. Kültür ve sanat, parası olanın satın aldığı bir "meta" haline dönüştüğünde, o kentin sokaklarındaki adaletsizlik duygusu daha da derinleşir. Bu şehirde ücretsiz, kamusal ve gerçekten nitelikli müzik organizasyonları neden bu kadar az? Neden CSO Ada Ankara gibi devasa devlet imkanları, yaz aylarında halkın tamamına kapılarını açan geniş çaplı ve erişilebilir festivallere dönüşmüyor?

Tiyatro Nerede?

Takvimin en büyük kara deliği ise tiyatro. Devlet Tiyatroları yaz tatilinde, şaşırmıyoruz. Peki ya bu kentin omurgasını oluşturan, yıllardır salon kiralarıyla, faturalarla boğuşan sivil ve alternatif tiyatro toplulukları? Parklarda, amfitiyatrolarda neden onların oyunlarını göremiyoruz? 15 Temmuz - 1 Ağustos arası takvimde tiyatro adına neredeyse hiçbir şey yok. Ankara gibi "tiyatronun başkenti" kabul edilen bir şehirde, yaz aylarında sahnelerin bu kadar sessiz kalması, kent yönetimi adına tam bir vizyonsuzluktur. Oysa sokaklar, parklar canlı performanslarla doldurulabilirdi.

Son Söz: Bu Kent Kimin?

Bu 15 günlük takvimi alt alta yazıp topladığımızda elimizde kalan şey şu: Ankara’da yazın etkinlik yapmak; ya resmi bir protokole saygı duruşunda bulunmak ya da özel organizasyon şirketlerinin fahiş fiyatlı biletlerine teslim olmak anlamına geliyor. Arada kalan birkaç güzel park etkinliği ise bu devasa kentin susuzluğunu gidermeye yetmeyen birkaç damla sudan ibaret.
Ankara’nın insanı, o meşhur gri sıcağın altında bile yan yana gelmeyi, tartışmayı, izlemeyi ve dinlemeyi sever. Onlara sadece tüketilecek eğlenceler değil, insanca nefes alacakları, kendilerini ait hissedecekleri alanlar ve programlar sunmak zorundayız. Aksi takdirde, bu şehir sadece sabah işe gidilip akşam yatılan büyük bir bürokrasi kampından öteye geçemez. Ve biz, bu köşeden, o gri binaların gölgesinde unutulan sıradan insanın hakkını aramaya devam edeceğiz.