Bozkırın Üzerinde Uzayan Gölgeler: Ankara’da 21 Haziran’ı Yaşamak
Takvim yaprakları 21 Haziran’ı gösterdiğinde, astronomi kitapları bize bunun Kuzey Yarımküre için yaz gündönümü olduğunu, güneşin gökyüzünde en uzun süre asılı kaldığını ve yılın en uzun gününü yaşadığımızı söyler. Sahil kasabalarında bu tarih, kumsallarda yakılan ateşlerle, sabaha kadar süren festivallerle veya denizin üzerinde parlayan yakamozun coşkusuyla kutlanır. Oysa bozkırın tam kalbinde, denizden kilometrelerce uzakta, kendi kuralları ve kendi ritmiyle yaşayan Ankara’da 21 Haziran’ın tezahürü bambaşkadır. Ankara’da en uzun gün, bir kutlamadan ziyade; şehrin kendi grisiyle, sararan otlarıyla ve asfaltından yükselen o tanıdık sıcaklığıyla uzun, çok uzun bir yüzleşmedir.
Ankara, ışığı saklamayı bilmeyen bir şehirdir. Coğrafyasının o çıplak, dürüst ve tavizsiz yapısı, güneşi olduğu gibi kabul eder. 21 Haziran sabahı, güneş daha mesainin başlamasına saatler varken Dikmen sırtlarından, Hüseyingazi tepelerinden kendini gösterdiğinde, şehir bu bitmek bilmeyecek güne çoktan teslim olmuştur. Işık, Bakanlıklar bölgesinin o ağırbaşlı, cumhuriyetin ilk yıllarını fısıldayan taş binalarının üzerine bir projektör gibi vurur. Bu şehirde ışık, diğer şehirlere benzemez; süzülmez, yansımaz, doğrudan çarpar. En uzun günün ilk saatlerinde, kravatlarını hafifçe gevşetmiş bürokratların, ellerinde evrak çantalarıyla Meşrutiyet Caddesi'ni adımlayan avukatların yüzüne vuran o parlak aydınlık, aslında Ankara’nın "saklanacak hiçbir yerin yok" deme şeklidir.
Cinnah Yokuşunda Asılı Kalan Zaman
Öğle saatlerine doğru, güneş tam tepeye tırmandığında Ankara’da zaman adeta yavaşlar, koyulaşır ve bir pelte kıvamına gelir. 21 Haziran’ın o uzun öğleden sonrasında, Cinnah Caddesi'nin yokuşunu tırmanmayı denediyseniz ne demek istediğimi çok iyi anlarsınız. Asfaltın üzerinde titreyen o sıcak hava dalgası, size günün asla bitmeyeceği illüzyonunu yaşatır. Sahil şehirlerinde insanı serinleten o iyot kokusunun yerini, burada kuru bir çam kokusu ve ısınan betonun genzi yakan nefesi alır.
Böyle anlarda Ankaralılar için şehrin sığınakları devreye girer. Kuğulu Park’ın asırlık ağaçlarının altındaki o derin ve koyu gölgeler, 21 Haziran’ın acımasız aydınlığına karşı kurulmuş küçük direniş cepheleridir. Banklarda oturanlar, havuzun fıskiyesinden seken su damlacıklarının yüzlerine çarpmasıyla teselli bulurken, saatlerine bakıp güneşin neden hala aynı açıda durduğuna hayret ederler. Çünkü Ankara’da yaz gündönümü, mesainin bittiği ama günün bir türlü bitmek bilmediği o tuhaf araftır. Saat 18.00 olur, ofisler boşalır, Kızılay’dan kalkan otobüsler Batıkent’e, Çayyolu’na doğru yola koyulur ama gökyüzü hala öğlen saat ikinin inadını taşımaktadır.
Işığın Açığa Çıkardığı Kurumsal Hafıza
Ancak 21 Haziran’ın Ankara’ya sunduğu en büyük görsel şölen, akşamüstü saatlerinde, o "altın saatler" dediğimiz zaman diliminde başlar. Uzun günün sonuna doğru güneş nihayet batıya, Eskişehir Yolu'nun ufuk çizgisine doğru eğilmeye başladığında, şehrin silüeti aniden değişir. Atatürk Bulvarı üzerindeki o devlet ciddiyeti taşıyan binalar, Clemens Holzmeister’in tasarladığı Güvenpark anıtı, eski meclis binaları ve Ziraat Bankası'nın o görkemli genel müdürlük binası, batan güneşin turuncu filtreli ışığında adeta birer film platosuna dönüşür.
Normal günlerde aceleyle yanından geçip gittiğimiz, gözümüzün alıştığı o gri beton ve kesme taş binalar, en uzun günün yatay ve keskin ışığında bütün mimari detaylarını, yaşanmışlıklarını ve yorgunluklarını ortaya döker. Uzayan gölgeler, Kızılay Meydanı'ndan Sıhhiye'ye doğru devasa siyah çizgiler çizer. İşte o an, bu şehrin sadece memurlardan, siyasetçilerden veya öğrencilerden ibaret olmadığını; kendi ruhu, kendi estetiği ve o sert kabuğunun altında yatan melankolik bir güzelliği olduğunu iliklerinize kadar hissedersiniz. Ankara, 21 Haziran akşamüstünde, o en uzun aydınlığın finalinde, size gülümsediğini nadiren görebileceğiniz ağırbaşlı bir babanın hafifçe tebessüm etmesi gibidir.
En Uzun Günün Metaforu
Bir köşe yazarı olarak, 21 Haziran’ı sadece astronomik bir doğa olayı olarak okumak elbette eksik kalır. En uzun gün, aslında içinden geçtiğimiz toplumsal ve ekonomik süreçlerin de kusursuz bir metaforudur. Bazen bir millet olarak, tıpkı bu uzun günün kavurucu sıcağı altında gölge arayan Ankaralılar gibi, bitmek bilmeyen krizlerin, uzadıkça uzayan bekleyişlerin ve bir türlü ufka inmeyen güneşin altında yoruluruz. "Bugün de bitmedi," dediğimiz o uzun mesailer, bitmeyen toplantılar, çözülmeyen meseleler... Ankara, devletin kalbi olması hasebiyle, bu ülkenin "en uzun günlerini" en yoğun hisseden, o yükü omuzlayan şehirdir. Kriz anlarında ışıkların sabaha kadar sönmediği o bakanlık odaları, bitmek bilmeyen siyasi pazarlıkların yapıldığı koridorlar, hep bu şehrin o "uzun ve yorucu" aydınlığının birer parçasıdır.
Fakat her uzun günün, astronomik veya sosyolojik fark etmeksizin, değişmez bir kuralı vardır: Ne kadar sürerse sürsün, o güneş eninde sonunda batar.
Saat 20.30’u geçtiğinde, Ankara ufuklarında o beklenen kızıllık nihayet belirir. Bozkırın o sert ve kuru sıcağı yerini, Seğmenler'den, Botanik'ten aşağıya doğru inen ve insanın içini ürperten o meşhur akşam ayazına bırakır. Işıklar birer birer yanar; Atakule'nin zirvesinden, Ankara Kalesi'nin surlarına kadar şehir, karanlığın şefkatli kollarına teslim olur. En uzun gün bitmiş, bozkır derin bir nefes almıştır. 21 Haziran’ı Ankara’da yaşamak, ışıkla sonuna kadar savaşıp, gecenin serinliğinde huzur bulmanın sessiz ama görkemli hikayesidir. Ve bu şehri gerçekten sevenler, o uzun aydınlığın yorgunluğunu bile başka hiçbir sahil kasabasının kolaycı serinliğine değişmezler.