Sinema, çoğu zaman gerçeğin üzerine çekilen renkli bir perde olarak görülür. Ancak bazı projeler vardır ki, o perdeyi gerçeğin tam da kalbine kurar. Yönetmenliğini Tufan Taştan’ın üstlendiği, senaryosunda ise Ankara edebiyatının naif ve derin sesi Barış Bıçakçı’nın imzasını taşıyan "Chaplin Dörtlüsü", tam da böyle bir kavşakta duruyor. 20 Mart’ta seyirciyle buluşacak olan film, sadece bir aksiyon-komedi vaat etmiyor; Charlie Chaplin’in o melankolik gülümsemesini modern Türkiye’nin karmaşasıyla harmanlıyor.

Filmin konusu, her biri ayrı dünyaların insanı olan ama bir şekilde "Chaplin" ruhunda birleşen dört ana karakterin etrafında örülü. Bir yanda hayatın kıyısında kalmışların mücadelesi, diğer yanda ise absürt bir suç sarmalının içinde filizlenen adalet arayışı... Başrollerde Melisa Sözen, Taner Ölmez, Metin Akdülger ve Cengiz Bozkurt gibi ustalığını ispatlamış isimlerin olması, filmin dramatik yapısını şimdiden sağlama alıyor. Ancak bu yapımı asıl "nevi şahsına münhasır" kılan detay, kadrajın kenarlarından süzülüp gelen o tanıdık yüzler.

Banu Güven, Çiğdem Toker, Murat Sabuncu, Fikret Bila, Deniz Zeyrek ve Erdal Güven gibi isimler; yani yıllardır manşetlerin, analizlerin, "gerçeklerin" peşinde koşan kalemler bu kez beyazperdede boy gösteriyor. Gazeteci ve yazarların bu kadar geniş bir katılımıyla bir sinema filminde yer alması, aslında sessiz bir mesajı da içinde barındırıyor. Her gün adliye koridorlarında, haber merkezlerinde gerçeğin peşinde yorulan bu insanlar, bu kez kurgunun iyileştirici gücüne sığınıyor. Onların varlığı, filmi sadece bir kurgu olmaktan çıkarıp, bir dönemin "tanıklar geçidine" dönüştürüyor.

Barış Bıçakçı’nın o çok sevdiğimiz "küçük insanların büyük hüzünleri" tadındaki kaleminden çıkan bu hikâye, muhtemelen Chaplin’in meşhur sözünü hatırlatacak bizlere: "Hayat, yakın çekimde trajedi, geniş açıda ise komedidir." Filmde yer alan gazeteciler de aslında tam olarak bu "geniş açıya" geçmeyi deniyor. Yıllardır en trajik haberleri en yakın çekimden izlemek zorunda kalanların, bu kez bir komedinin içinde "biz de buradayız" demesi, mesleki dayanışmanın en estetik hali olarak kayıtlara geçiyor.

20 Mart’ta Ankara’dan İstanbul’a tüm sinema salonlarında ışıklar söndüğünde, izleyici sadece bir "soygun hikâyesi" ya da bir "karakter analizi" izlemeyecek. Aynı zamanda, kalemini ve onurunu yanından ayırmayan bir grup yazı insanının, sinemanın o sihirli dünyasında nasıl omuz omuza verdiğine şahitlik edecek.

Ankara’nın gri göğü altında, Barış Bıçakçı’nın kelimeleri ve Tufan Taştan’ın vizyonuyla can bulan bu yapım, Chaplin’in şapkası altında hepimize yeni bir nefes alanı açacak gibi görünüyor.