Tahammülün Azaldığı Dünyada Öfke ve Çözüm Arayışları

Abone Ol

Gazetelerin çok okunduğu dönemlerde, üçüncü sayfa haberleri diye adlandırılan bir sayfa vardı. Bu sayfada genellikle cinayet haberleri, gasp, kaza haberleri, aile içi şiddet, polis adliye vakaları gibi haberler verilirdi. Bugün de zaten bu tarz haberler, internette, tv haberlerinde halen yapılmakta. Televizyon ekranlarını her açtığımızda benzer haberlerle karşılaşıyoruz. Bir sürücü, yol verme meselesi yüzünden aracından inerek diğer sürücüye saldırıyor. Komşular arasında çıkan bir tartışma büyüyerek ölümlü, yaralanmalı şiddet olaylarına dönüşüyor. Aile içinde basit bir anlaşmazlık, yine benzeri sonuçlarla bitebiliyor. Kısacası sokakta, iş yerinde, okulda, evlerde ve sosyal medyada insanlar her zamankinden daha gergin ve daha tahammülsüz olabiliyor. Bu olayların merkezinde de çoğu zaman bize, yani insana ait bir duygu olan öfke dediğimiz kavram bulunuyor.

Öfke duygusu, aslında bizim insan doğamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde, kendimizi tehdit altında hissettiğimizde ya da beklentilerimiz karşılanmadığında ortaya çıkan doğal bir tepkidir diyebiliriz. Fakat özellikle son yıllarda bu konu ile ilgili uzmanlarında belirttiği gibi, giderek artan ve daha çok yaşanan bu ve benzeri olaylar, öfkenin artık sadece bireysel bir duygu olmaktan çıkıp toplumsal bir soruna dönüştüğünü göstermektedir. Örneğin, bir trafik kavgasını düşündüğümüzde çoğu zaman olayın sebebi oldukça basittir. Trafikte bir aracın diğerine yol vermemesi, hatalı park edilmesi, ya da korna çalınması gibi günlük hayatta sıkça karşılaşılan durumlar insanların birbirlerine saldırmasına kadar varabilmektedir. Oysa bu olayların arkasında yalnızca o an yaşanan problemin olmadığı, trafikte öfkelenen kişinin çoğu zaman iş hayatındaki stresini, ekonomik kaygılarını, ailevi sorunlarını veya günlük yaşamında karşılaştığı diğer sorunların yükünü, direk bu olaya yansıttığı, yine uzmanlar tarafından, psikologlar ve sosyologlar tarafından sıkça söylenmektedir. Yani küçük bir tartışmadan doğan küçük bir olay, birikmiş duyguların patlamasına neden olabilmektedir.

Günümüzün hızlı yaşam temposu da bu tabloyu giderek ağırlaştırıp uç noktalara taşıyabilmektedir. Ekonomik belirsizlikler, iş hayatındaki rekabetler, gelecek kaygısı ve sosyal medyanın yarattığı sürekli karşılaştırma ortamı da insanların ruhsal dayanıklılığını azaltmaktadır. Sürekli böyle bir ortamda bir nevi baskı altında yaşayan insanların, sabır eşiği de düşmekte ve en küçük anlaşmazlıklar bile büyük çatışmalara dönüşebilmektedir.

Hepimizi ilgilendiren bu önemi konuyla ilgili çözümler aslında basittir. Çünkü psikologlara göre öfke, “kişinin engellendiğini, tehdit edildiğini veya haksızlığa uğradığını düşündüğünde ortaya çıkan yoğun bir duygusal tepkidir. Bu duygu yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda fizyolojik değişikliklere de neden olur. Öfkelendiğimizde kalp atışlarımız hızlanır, tansiyonumuz yükselir, nefes alışverişimiz sıklaşır ve vücut adrenalin salgılamaya başlar. Bu nedenle öfke sırasında verilen kararlar çoğu zaman sağlıklı olmayabilir. Çünkü beynin mantıklı düşünmeden sorumlu bölümleri geri planda kalırken, duygusal tepkileri yöneten bölgeler daha baskın ve aktif hale gelir. Bu durum, insanların sonradan pişman olacakları sözler söylemelerine veya davranışlar sergilemelerine yol açabilir.” O nedenle kişiden kişiye de değişebilen, bu öfke duygumuzun kontrolünü sağlamak için, yöntemleri öğrenip gerektiğinde de uygulamamız gerekir. Az önce de uzmanların da belirttiği gibi, öfke sırasında vücut alarm durumuna geçtiği için, nefes alışverişi hızlanır. Yavaş ve derin nefes almak sinir sistemini sakinleştirmeye yardımcı olabilir. Birkaç dakika boyunca nefese odaklanmak, kişinin daha sağlıklı düşünmesine katkı sağlar. Ayrıca tartışmanın yoğunlaştığı anlarda, kısa süreliğine ortamdan uzaklaşmak da faydalı olabilir. Bu, sorundan kaçmak değil; duyguların yatışması için kendine zaman tanımaktır. Karşımızdaki kişinin bakış açısını anlamaya çalışmak da, öfkenin şiddetini azaltabilir. Çünkü her olayın birden fazla yönü olduğunu kabul etmek, daha sağlıklı iletişim kurulmamızı sağlar.

Toplumsal olarak da bu konuya dair önlemler ve çözümler üretilebilir. Örneğin eğitim kurumlarının da bu konuda önemli bir sorumluluğu bulunmaktadır. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren duygu yönetimi, empati ve problem çözme becerileri kazandırılmalıdır. Çünkü uzmanlarında belirttiği gibi, aslında yalnızca akademik başarıların değil, onun kadar önemli olan duygusal gelişimin de önemli olduğu unutulmamalıdır. Duygusal gelişim derken öfkesini yönetebilen, duygularla değil akılla mantıkla düşünüp tepki verebilen kişiler yetiştirmek, gelecek için daha huzurlu bir toplumun temelini oluşturacaktır. Burada tabi ki medyanın rolü de göz ardı edilmemelidir. Özellikle dizilerde sürekli şiddet görüntülerinin ve çatışmaların ön plana çıkarılması yerine, olumlu örnekleri teşvik eden yayınların artırılması gerekir. İnsanlar yalnızca kavgaları değil, sorunların nasıl çözüldüğünü de görmelidirler. Herkesin öfkelenmeden, kolaylıkla anlaşabileceği, barış dolu, mutlu bir dünyada hep birlikte yaşayabilmemiz dileğiyle…