Konuşmalar - 90

Abone Ol

Bozkırın Fırınında Bir Ankara Günü: Asfalt Sıcak, Zaman Soğuk

Ankara’da yaz, Taksim’de kalabalık ya da Ege’de nem gibi pat diye hissettirmez kendini; sessizce, sinsice çöker şehrin üstüne. Denizi olmayan bir şehrin sıcağıyla imtihanı, doğrudan doğruya betonla, asfaltla ve kuraklıkla verilen bir savaştır. Lise ikiden üçe geçen bir genç içinse Temmuz ya da Ağustos ayının bir Salı günü, o savaşın tam ortasında, elinde mühimmatı olmadan kalmaktır.

Sabahın dokuzunda odanın stor perdesinden içeri sızan o sarı, cılız ama yakıcı ışıkla uyanırsın. Fanın pervanesi bütün gece dönmüştür dönmesine ama o sadece içerideki hapsolmuş sıcak havayı sağa sola savurmaktan başka bir işe yaramamıştır. Yatak yapış yapış, yastık yüzü adeta odanın fırınlanmış havasını emer. Telefonu eline alırsın; ekranda bildirim yok, olsa da bir anlamı yok. Arkadaşlar ya memlekette, ya bir Ege kasabasında "yolun sonu deniz" fotoğrafları paylaşıyor ya da onlar da kentin bir başka köşesindeki kendi "beton hapishanelerinde" klimalı salona girmek için aileleriyle diplomatik kriz yaşıyor.

Ankara genci için yazın ilk kuralı şudur: Günün en sıcak saatlerinde dışarı çıkmak, kendi rızanla dev bir tost makinesinin içine girmektir. Ama evdeki o dayanılmaz, ağır durgunluk en sonunda insanı yutacak gibi olur. Annenin "Şu fırından iki ekmek al, bir de yoğurt" talimatı, hem bir görev hem de o klimalı tek sığınağa —yani mahalle marketine— kaçış için bir bahanedir.

Asfaltın Termal Isısı ve Kızılay Minibüsleri

Dışarı adımını attığın an, sanki biri yüzüne dev bir fön makinesini en yüksek ayarda tutmuş gibi olur. Asfalttan yükselen o titrek ısı dalgaları, uzaktaki binaların siluetini bükip eğer. Dikmen’in ya da Aydınlıkevler’in o meşhur yokuşlarını tırmanırken adımlarını hızlı atamazsın; çünkü her adımda ayakkabının tabanı yumuşamış asfalta hafifçe yapışır, geride siyah, yapışkan bir iz bırakır.
Günün en büyük çılgınlığını yapıp arkadaşınla "bari bir Kızılay yapalım" dersen, hikaye daha da derinleşir. O dolmuşa binmek, insan iradesinin son sınırıdır. Şoför kapıyı açar, içeri adımını atarsın; ne bir klima, ne bir serinlik. Açık pencerelerden içeri giren rüzgar bile serinletmek şöyle dursun, adeta çöl fırtınası gibi yüzünü kavurur. Dolmuşun deri koltuğuna şortla oturduysan yandın; kalkarken derinin o koltuktan ayrılma sesi, Ankara yazının en travmatik ses efektidir.

Kızılay ise ayrı bir alem... Karanfil Sokak’ın beton zemininden yansıyan sıcaklık, mağazaların kapılarından dışarı üfleyen o yalancı serinlikle çarpışır. Ama o serinlik bile yetmez. Yüksel Caddesi’nde bankta oturan yaşlıların bile pes edip gölgelere sığındığı bir öğle vaktinde, lise öğrencisi olmanın getirdiği o tarifsiz "ne yapacağını bilememe" hali çöker çökeceğin kadar. Güvenpark’taki ağaçların altı bile kurtarmaz insanı. Çimler kurumuş, sararmış; kuşlar bile ötmekten vazgeçip gaga açmış serinlik arıyordur.

İç Anadolu sıcağı, nem gibi insanı boğmaz; insanı ağır ağır kurutur, ruhundaki hareket etme isteğini, heyecanı, hatta sıkılma yetisini bile buharlaştırıp yok eder.

Sığınak: AVM’lerin Büyülü Ve Buz Gibi Dünyası

Peki ne yapar Ankara liselisi bu sıcakta? Tabii ki AVM’lere sığınır. Ankamall, Cepa, Kentpark ya da Tunalı’daki ufak pasajlar... O yürüyen merdivenlerden içeri adım attığın an, cennetin kapıları açılmış gibi bir yürürlük kazanır hayat. Otomatik kapının üstünden esen o buz gibi hava akımı, alnındaki teri bir anda kurutur.

Ama orada da bir sorun vardır: Cebinde sadece bir soğuk kahve alacak kadar harçlık vardır ve o kahveyi iki saat boyunca pipetle sömürmek zorundasındır. Fast-food katında masalara oturup sadece telefonla oynamak, "ne yapacağız abi ya?" sorusunu gün içinde en az elli kere sormak bu yaz rituelinin bir parçasıdır. Herkes birbirinin gözünün içine bakar; kimsenin radikal bir fikir ortaya atacak enerjisi yoktur. "Kuğulu Park’a mı gitsek?" dersin, "Orası şimdi kaynıyordur" yanıtı gelir. "Eymir’e gidelim" dersin, "Bu sıcakta bisiklet sürersek ölürüz" derler. Sonuç? AVM’nin buz gibi koridorlarında, vitrinlere bakarak amaçsızca atılan otuz bin adım.

Akşamüstü Yalancı Serinliği ve Bozkır Ayazı

Saat altıya doğru Ankara’nın o meşhur, yalancı akşamüstü serinliği kendini hissettirmeye başlar. Güneş yavaş yavaş binaların arkasına çekilirken, betonlar gün boyu emdiği sıcağı kente kusmaya devam eder. Ama en azından gökyüzü o çiğ sarı rengini terk edip yerini tatlı bir turuncuya, ardından Ankara’ya çok yakışan o gri-mavi tona bırakır.

Eve dönüş yolu başlar. Mahalle parkındaki döküntü banklarda oturan gençlerin sayısı artar. Çirkin bir çekirdek çitletme sesi yayılır parktan. Bir iki sokak öteden sulanan çimlerin ve sıcak betona sıkılan hortum suyunun o kendine has, toprakla karışık kokusu gelir. Bu kokuyu dünyada sadece Ankara’yı ve bozkır yazını bilenler anlar.

Günün sonunda eve döndüğünde, odandaki sıcaklık hala sabaha göre pek değişmemiştir. Balkona bir sandalye çekip oturursun. Ankara’nın gecesi, gündüzüne ihanet eder; saat 11’den sonra o Kavurucu sıcak yerini hafif tatlı bir rüzgara bırakır. Ama o rüzgar bile içindeki o derin yaz sıkıntısını, geçmeyen zaman hissini silip atmaya yetmez.

Lise yılları hızla geçsin istersin, kış gelsin, okullar açılsın, şu şehir biraz hareketlensin istersin. Ama sonra bilirsin ki, altı ay sonra da "Ankara’nın ayazında donuyoruz" diye şikayet edeceksin. Çünkü Ankara’da ortası yoktur; ya asfaltında erirsin ya ayazında donarsın. Ve bir lise öğrencisi için yaz, sadece bu iki uç arasındaki o uzun, durgun ve sıcak bekleme salonundan ibarettir.