Ankara’da nisan ayının o nevi şahsına münhasır rüzgârı, bu hafta sonu yerini tozlu bir durgunluğa bıraktı. Sokaklarda seçimlerin, geçimlerin ve bitmek bilmeyen "usul tartışmalarının" yorgunluğu var. Ama benim bugün üzerindeki tozu üflemek istediğim dosya başka: Ankara’nın Kaybolan "Mahalle Kültürü" ve Dijitalleşen Yalnızlığımız.
Buyurun, bu haftaki "fikri takip" meselemize:
Bir Şehir Hafızasını Nerede Saklar?
Eskiden Ankara’da bir semtin adını söylediğinizde, zihninizde sadece bir koordinat değil, bir "karakter" canlanırdı. Bahçelievler’in o vakur cumhuriyet evleri, Ayrancı’nın komşuluk hukuku, Esat’ın bitmek bilmeyen yokuşlarındaki samimiyet... Şimdilerde ise Ankara, devasa bir "şantiye tutanağına" dönüşmüş durumda. Her köşe başında yükselen cam kuleler, bize modernliği değil, aslında birbirimizden ne kadar uzağa düştüğümüzü tebliğ ediyor.
Betonun Soğuk Yüzü ve "Site" Hukuku Yeni Ankara, artık yüksek duvarların ardına gizlenmiş "sitelerden" ibaret. Kapısında güvenlik görevlisinin beklediği, içeri girmek için adeta bir "savcılık izni" gerektiren bu yerleşim yerlerinde, yan komşunun adını bilmemek artık bir ayıp değil, bir "yaşam tarzı" haline geldi. Eskinin bakkal veresiye defterleri, yerini dijital market uygulamalarının "siparişiniz yola çıktı" bildirimlerine bıraktı. Oysa biz, o veresiye defterlerinde sadece borçlarımızı değil, birbirimize olan güvenimizi de saklardık.
Dijitalleşen "Kızılay Randevuları" Eskiden "Gima’nın önünde" ya da "Dost Kitabevi’nin aşağısında" buluşulurdu. O buluşmalar birer ritüeldi; beklemek, o bekleyişin içindeki heyecanı duymak... Şimdi ise konum atmak, beklemeyi bir "zaman kaybı" davasına dönüştürdü. Kimse kimseyi beklemiyor; herkes ekranın ucunda bir diğerinin "çevrimiçi" olmasını takip ediyor. Sanat galerilerinde eserlere bakmaktan çok, o eserin önünde çekilecek fotoğrafın "beğeni" garantisini hesaplıyoruz. Bu, bir nevi ruhun aslına değil, suretine tapınmak değil de nedir?
Ufak Bir Kritik: "Gelişmek" mi, "Eksilmek" mi?
Bugün Ankara’nın lüks semtlerindeki o şık kafelerde oturan gençlere baktığınızda, hepsinin önünde birer ekran, kulaklarında dünyayla bağlarını kesen kulaklıklar görüyorsunuz. Yan yana oturup, birbirine mesaj atan bir kuşak... Biz buna "teknolojik ilerleme" diyoruz ama sosyolojik bir "gerileme" dosyasını kucağımızda taşıyoruz.
Ankara’nın o gri ama sıcak ruhu, yerini metalik bir soğukluğa bırakıyor. Şehir gelişiyor, binalar yükseliyor, yollar genişliyor; ama nedense insanın insana olan yolu her geçen gün biraz daha daralıyor.
Sonuç niyetine; Bu nisan sonunda, o akıllı telefonun ekranını bir anlığına kapatıp, oturduğunuz mahallenin en eski esnafına bir "selam" vermeyi deneyin. Göreceksiniz ki; hiçbir uygulama, bir insanın "nasılsın?" sorusundaki o eski ama eskimeyen samimiyeti veremez.
Ankara, sadece bir binalar yığını değildir; Ankara, birbirinin hukukunu koruyan insanların hikâyesidir. O hikâyeyi kaybetmeyelim.
Sahi, en son ne zaman bir komşunuzun kapısını, elinizde bir fincan kahveyle, "dosyasız" ve "gündemsiz" çaldınız?