Konuşmalar - 52 / Sınıfın Dışına İtilenler: Masumiyetin ve Başkaldırının Bedeli

Abone Ol

Bazen bir metni okurken sadece kelimeleri değil, o kelimelerin arkasındaki on yılların birikmiş yorgunluğunu, kırgınlığını ve o bitmek bilmeyen "ait olamama" sancısını hissedersiniz. Murat Sabuncu’nun T24’te Orhan Pamuk ile gerçekleştirdiği "Masumiyet Müzesi" söyleşisini okurken tam da bu hislerle doldum. Pamuk, sadece bir romanın veya bir müzenin hikâyesini anlatmıyor; aslında bu toprakların en kadim yarasını deşiyor: Kendi sınıfından, kendi mahallenden dışlanmak pahasına "kendin" kalabilmek.

Söyleşinin bir yerinde Pamuk öyle bir cümle kuruyor ki, sanki bir dönemin tüm sosyolojik tahlilini tek bir satıra sığdırıyor:

“Kemal aşkı yüzünden, ben edebiyat ve solculuk yüzünden sınıflarımızdan dışlandık.”

İki Farklı Yol, Aynı Yalnızlık

Bu itiraf, aslında Türkiye’nin son elli yılının da bir özeti gibi. Bir yanda Nişantaşı’nın o steril, Batılılaşmış, her şeyi "formuna uygun" yaşayan burjuva dünyası; diğer yanda ise bu dünyanın sunduğu tüm konforu elinin tersiyle iten iki adam. Biri, Kemal; imkansız bir aşkın peşinde Çukurcuma’nın arka sokaklarına, yoksul bir genç kızın odasına, o evin tozlu eşyalarına sığınıyor. Diğeri, bizzat yazarın kendisi; kendisine biçilen "beyzade" rolünü reddedip, kalemiyle o dünyanın dışına çıkıyor, solculuğun ve edebiyatın o çetin, rüzgarlı yoluna sapıyor.

Peki, neden bu coğrafyada dürüst bir aşk ya da samimi bir fikir, her zaman bir "sınıf kaybı" ile sonuçlanır? Neden bizde toplumsal normların dışına her adım atışımızda, o görünmez duvarlar üzerimize yıkılır? Pamuk, bu dışlanmışlığın Kemal’deki yansımasını anlatırken aslında bize bir ayna tutuyor: Sınıfın dışına itilmek, aslında gerçek özgürlüğün başladığı yerdir.

Eşyaların Haysiyeti ve Hafızanın Direnişi

Söyleşide Sabuncu’nun sorularıyla derinleşen o "eşya toplama" bahsi, aslında bir istifleme merakı değil, bir haysiyet mücadelesidir. Pamuk’un Bit Pazarı’ndan, eskicilerden topladığı o ucuz tuzluklar, gazoz şişeleri ya da yarım kalmış örgü şişleri; aslında hor görülenin, kenara itilenin, "yoksul ve taşralı" diye küçümsenenin onurunu iade etme girişimidir.

Kemal’in Füsun’dan kalan her bir eşyayı bir kutsal emanet gibi saklaması, aslında kaybettiği bir hayata tutunma çabasıdır. Tıpkı bizim yazılarımızda her zaman vurguladığımız gibi; tarih sadece saraylarda yazılmaz. Gerçek tarih, tozlu bir vitrinde bekleyen o küçük, değersiz görülen eşyaların içindedir. Pamuk’un hayali bir marka olan "Meltem Gazozu" üzerinden kurduğu dünya, aslında reklamların bizi "her şeye layıksınız" diye kandırdığı o büyük yalanın içinde, küçük bir insanın gerçek acısını barındırır.

Bekaret Tabusu ve Değişmeyen Zihniyet

Söyleşinin en can yakıcı bölümlerinden biri de 1970’lerin bekaret tabusu üzerine olan kısımdı. Pamuk, o dönemin kadınlar üzerindeki baskısını anlatırken, bugünün dünyasından gelen eleştirilere de bir cevap veriyor. Bugünün modern dünyasından Kemal’e "erkek kabalığı" üzerinden saldıranlar, o günün boğucu iklimini, bir kadının hayatının nasıl tek bir ana hapsedildiğini unutuyorlar.

Aslında değişen çok da bir şey yok. O günün "ayıpları" bugün başka isimlerle karşımıza çıkıyor. Toplum, hala kendi standartlarına uymayanı linç etmeye, dışlamaya ve sessizliğe mahkûm etmeye hazır bekliyor. Pamuk’un edebiyatı ve Kemal’in aşkı, işte bu büyük ve gürültülü yalanın içinde "insan" kalabilmenin sessiz çığlığıdır.

Sonuç Yerine: Dışlanmanın Onuru

Sabuncu’nun bu derin söyleşisi bize bir şeyi çok net gösteriyor: Hakikat, konforlu salonlarda değil, dışlanmışlığın o soğuk ama dürüst ikliminde saklıdır. Eğer bir yazar, bir aşık ya da bir dava adamı kendi sınıfının, kendi konforunun dışına çıkabiliyorsa; işte o zaman gerçekten yaşamaya başlar.

Kemal’in o meşhur cümlesinde dediği gibi: "Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat sürdüm." Bu mutluluk, zenginliğin ya da kabul görmenin mutluluğu değildir. Bu, bedelini ödediği bir hayatı, kendi istediği gibi yaşamanın verdiği o huzurlu yorgunluktur.

Tıpkı bizim her satırda anlatmaya çalıştığımız gibi; hafıza bir müzedir ve o müzenin en değerli parçaları, dışlananların bıraktığı izlerdir.


Atıf ve Kaynak: Bu yazı hazırlanırken Murat Sabuncu’nun T24’teki Orhan Pamuk Söyleşisinden faydalanılmıştır.