a

100 Yıl Önceki Aralık

100 Yıl Önceki Aralık
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir bellek oluşturmak için bir süredir her ayın son makalesini bir sonraki ayın önemli olaylarına ayırmaya karar vermiştim. Yüz yıl önce bu ay yani Aralık 1920’de önemli ne olaylar oldu, sizler için özet çıkardım.
1 ARALIK Demirci Mehmet Efe Ayaklanması başladı. Ayaklanma 20 Aralık’ta bastırıldı.
2 ARALIK Yunanistan Kralı için halkoylaması yapıldı. Halkın yüzde 60’ı Kral’ın ülkeye dönmesi yönünde oy kullandı.
3 ARALIK Ermenilerle Gümrü Antlaşması imzalandı.
5 ARALIK Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti tarafından Sevr Anlaşması’nı imza etmesi konusunda Ankara’yı ikna etmek amacıyla gönderilen üç nazır İzzet Paşa, Salih Paşa ve Hüseyin Kazım Bey ile Bilecik’te buluştu. Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti’ni tanımadığını belirtti. Kurul üyeleri, kişisel olarak görüşme yapmayı kabul etti.
6 ARALIK Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti heyetini, Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek için alıkoyarak Ankara’ya getirdi. Anadolu Ajansı, yayımladığı resmi bildiride, heyette yer alan kişilerin TBMM ile temas etmek vesilesi ile Ankara’ya geldiklerini, İngilizlerden kaçtıklarını bildirdi.
Konya İstiklal Mahkemesi tarafından bölgede ayaklanma çıkaranlara yardım etmekle suçlanıp Erzurum’da sürgün hayatı yaşamaya mahkûm edilen Mebus Abdülhalim Çelebi ve Kazım Hüsnü Bey hakkındaki kararı TBMM, mebusların dokunulmazlığı ilkesine aykırı buldu. Ayrıca yapılan soruşturma eksik görülerek yok sayıldı.
7 ARALIK Türkiye İştirakiyun Fırkası kuruldu. Yasal olmayan Türkiye Komünist Fırkası ve Yeşilordu teşkilatının birleşmesiyle oluşan bu parti Ocak 1921’de hükümet tarafından kapatılacak.
9 ARALIK TBMM matbaa araçları, kitap ve gazete kâğıtlarının gümrüksüz olarak getirilmesini öngören Hükümet teklifini 4’e karşı 91 oyla kabul etti.
19 ARALIK Kral I. Konstantin, Atina’ya döndü. Bunun için 5 Aralık’ta Yunanistan’a halkoylaması yapılmıştı. 1868’de Yunanistan’da doğan Konstantin, 1913’te taç giymişti. Birinci Dünya Savaşı’ndan Yunanistan’ı tarafsız tutma politikası nedeniyle 1917’de tahttan indirilmiş, İsviçre’de zorunlu ikamete tabi tutulmuştu. İtilaf Devletleri, Kral’ın ülkeye dönüşü halinde Yunanistan’a yardımı keseceklerine dair iki kez nota verdiler. Kral, daha önceki yönetimin politikasını devam ettirdi. Anadolu macerası sonrası 27 Eylül 1922’de bir ayaklanma ile tahttan tekrar indirildi. Bir yıl sonra İtalya’nın Palermo kentinde yaşamını yitirdi.
24 ARALIK TBMM’de oluşturulan bir “Öğüt Kurulu” Çerkez Ethem ile görüşmek üzere Kütahya’ya geldi. Heyette Celal (Bayar) Bey, Kılıç Ali Bey, Eyüp Sabri Bey, Vehbi Bey ve Çerkez Ethem’in ağabeyi Reşit Bey yer aldı.
27 ARALIK TBMM’de oluşturulan “Öğüt Kurulu” Çerkez Ethem ile görüştükten sonra Ankara’ya, Ethem ve kardeşi Tevfik Bey’in Meclis kararlarına uymaya söz verdiklerini ancak Güney Cephesi Kumandanı Refet Bey ile 12. Kolordu Kumandanı Fahrettin Bey’in görevlerinden alınmalarını istediklerini bildirdi. Ankara ise tüm birliklerin kayıtsız şartsız Meclis’in yasalarına ve Hükümet’in emirlerine bağlı olacağını kararlaştırdı. Bu nedenle Çerkez Ethem’in talepleri reddedildi. Kurul’un Ankara’ya dönmesi istendi.
Çerkez Ethem Ayaklanması başladı. Ayaklanma 23 Ocak 1921’de bastırıldı.
28 ARALIK Bakü merkezli Türkiye Komünist Fırkası lideri Mustafa Suphi ve arkadaşları Kars’a geldi. Ankara’ya giderek Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek isteyen heyet, buradan Erzurum’a geçek.
30 ARALIK İkinci Yozgat Ayaklanması bastırıldı. Ayaklanma 5 Eylül’de başlamıştı.

Devamını Oku

Trabzon Feneri

Trabzon Feneri
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Trabzon, Venedik ve Cenevizliler için önemli bir ticaret limanıydı. Doğudan gelen önemli mallar bu liman aracılığıyla gemilere yükleniyor ve batıya dağıtılıyordu. Trabzon, İstanbul’un fethinden 8 yıl sonra Osmanlı toprağına katıldığında bugünkü İtalya’ya haberi bomba gibi düştü. Her bir yanda tüccarlar, “Perdele la trebisonda” yani “Trabzon’u kaybettik” diyordu. Bugün İtalya’da bu cümle hâlâ önemli bir deyim ve biri pusulasını şaşırdığında, bir tüccar battığında ya da işleri çıkmaza girdiğinde kullanılmaya devam ediyor.
Trabzon’un Osmanlı toprağı olmasıyla yeni bir dönemin temelleri atılırken, Çarlık Rusyası ile Osmanlı’nın inişli çıkışlı ilişkileri de başlamıştı. 1699’daki Karlofça Antlaşması’na kadar iki devlet sadece üç kez savaştı. Bu antlaşmadan sonraki süreçte Kafkaslar, önce 10 yılda bir, ardından da neredeyse 3-5 yılda bir savaşlara sahne oldu.
1800’lerin başına gelindiğinde ise iki devlet arasındaki ilişki ve savaşlar, Kafkaslar ve Balkanları yeniden şekillendiren süreci başlattı. 16. yüzyılda Osmanlı toprağına katılan Sohumkale (bugünkü Abhazya Cumhuriyeti’nin başkenti Sohum, Osmanlı döneminde Sohumkale olarak geçerdi) 1810’da Ruslar tarafından işgal edildi. 1827’de Osmanlı donanması Navarin’de Fransa-İngiltere-Rusya ittifakınca yakıldı. 1829’da Ruslar batıdan Edirne’ye, doğudan Erzurum’a kadar Osmanlı’yı kuşattı. Edirne Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Balkanlarda topraklarını kaybetti, Yunanistan bağımsızlık ilan etti.
Sıkıntılı günler elbette sona ermedi. Tarihte “93 Harbi” olarak anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı gelip çattı. Osmanlı, Balkanlarda ve Kafkaslarda iki önemli cephede geçen bu savaşa hazırlıksız yakalandı. Osmanlı güçleri 1810’da çekilmek zorunda kaldığı Sohumkale’ye, Müslüman Abhazların da desteğiyle bir şaşırtma saldırısı düzenledi ama başarısız oldu. Binlerce Osmanlı askeri ve isyancı Abhaz yaşamını yitirdi. Savaş sonrasında Abhazlar büyük sürgüne uğradı.
Karadeniz’in en büyük ve en önemli liman kenti Trabzon’un halkı, olanları bizzat yaşadı, sonuçları gözleriyle gördü. Bu acı, günlük yaşamının bir parçasına dönüştü. Kayıpları ve bu acıları içselleştirip kişiliğinin ve onurunun bir parçası yapan kahraman insanlar, kendilerince çözüm arayışlarına girişti.
İşte bu kişilerden biri de Piroğlu Mustafa Reis’ti. Aylarca bu acıyla yatıp kalkan Reis, inanılmaz bir plan yaptı. Piroğlu Mustafa Reis konuyu arkadaşlarına açtığında, tereddütsüz hepsi bu eyleme katılacağını açıkladı. Sohumkale Limanı’nda, Türkler tarafından yapılan ve iki defa dönen dillere destan bir deniz feneri vardı. Piroğlu Mustafa Reis önderliğinde 14 Karadeniz uşağı, 35 bin civarında Rus askerinin arasından geçerek, Rus donamasının da bulunduğu bu kale gibi limandan feneri almaya karar verdi. Bu aslında bir intihar eylemiydi!
Kahramanlar takalarla iki gün süren zorlu yolculuğun ardından Abhazya kıyılarına vardı. Geceye kadar açıkta beklediler. Sis ve yağmur yine her yanı kaplamıştı. Ani bir hamleyle fenerdeki Rus nöbetçileri saf dışı bırakıp, fenere çıktılar. Feneri söküp aşağı indirirken, Rus askerleri durumu fark etti. Çatışma başladı. Yüzlerce Rus askerine karşı koyan Trabzon uşakları, feneri takaya bindirmiş, sis ve yağmurda Karadeniz’in karanlığına doğru yol almaya başlamıştı bile.
Bu intihar eyleminden ne yazık ki başta Mustafa Reis olmak üzere toplam üç kişi geri döndü. Onları Trabzon Limanı’nda vali ve halk karşıladı. Bugün akıbetinin ne olduğu bilinmeyen bu fener o tarihte Trabzon Kale Parkı’na yerleştirildi. İki defa dönen bu fener, türkülere, şiirlere konu oldu.

Devamını Oku

Dün ve Bugün: Söğütözü

Dün ve Bugün: Söğütözü
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Söğütözü ve Balgat’ın eski halini bilir misiniz? 1980’lerde bu semtte orta halli aileler oturuyordu. Bir yandan binalar yükseliyor, bir yanda ise gecekondular hüküm sürüyordu. Bugün sosyetenin doldurup taşırdığı 100. Yıl, Balgat, Söğütözü 1980’lerdeki yer değil. Peki, yaklaşık 90 yıl önce nasıldı, hiç merak ettiniz mi?
Sorumun yanıtını, Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” kitabında buldum. Gelin, bugün lüks kafelerin hüküm sürdüğü o bölgenin Cumhuriyet yıllarına bir uzanalım:
“Söğütözü, onun çiftliğine yakın bir yerin ve Balgat köyünün altında küçük bir vahanın adıdır. Bu vahada onun sık sık uğradığı ve bir insanın ancak uzanabileceği kadar bir kulübesi vardır. Kulübenin önünde iki zayıf oluktan su alan küçük bir havuz bulunur. Havuzun üstünü, bir kısım kolları küçük kulübenin sundurmasına dağılan bir üzüm asması gölgeler. Birtakım yüksek kavaklarla, söğüt, dişbudak ağaçları bu manzumeyi her tarafından sarar. Nihayet küçük bir meyve bahçesi ve herkesin serbestçe girebildiği bir çayır parçası manzarayı tamamlar.
Atatürk’ün, ekseriya birkaç otomobillik bir kafileyle, bilhassa akşamüzerleri buraya geldiğini kaç defa görmüşümdür. Çünkü Balgat köyünün altında ve bu vahanın bir kuytu yerinde, benim de Atatürk’ün kulübesinden çok daha geniş bir kulübem vardı. Buraya ‘Hediye halanın evi’ derdik Balgat köyünden bir kadınındı. Bana kiralamıştı. Burasını bir hafta sonu evi olarak kullanırdım. Yılın her mevsiminde tatil günleri ve bazen geceleri, benim tek sporum olan uzun kır yürüyüşlerinden sonra buraya gelir, dinlenir ve burada sık sık gecelerdim. Top top söğüt ağaçları altına gizlenmiş şirin bir kır eviydi. Baharda ve yazın ilk aylarında bahçe kadar güzel küçük tarlasında yeşil ve gümrah ekinler dalgalanırdı. Bazı yıllarda da buraya patates yahut çeşitli sebzeler diktirirdim.
Atatürk’ün olmadığı zamanlar, onun çardağının altı ve küçük havuzunun başı benim sayılırdı. Bu kulübeye bakan ve sonra da uzun yıllar benim küçük çiftliğimde çalışan bir genç, bu çardağın altında bana sofra hazırlar, hizmet ederdi.
Fakat bazen birden, Atatürk Çiftliği’nin bu vadiye bakan sırtları üzerinden bir otomobil kafilesinin, etrafa bir toz bulutu kaldırarak sökün ettiği görülürdü. Artık çardağın asıl sahibi geliyor demekti. Ben toplanır, kendi söğütlüğüme çekilirdim.
Bir gün gene kafile göründü
Bir süre geçti. Güneş vahanın batı çevresini teşkil eden alçak sırtlar üzerine iniyordu. Nihayet ufka yaklaştı. Batı yönü, bir yayla gurubunun renk renk şehrayini içinde yanıyordu.
Tam o sıralarda birinin, vahanın son yeşillik sınırlarından çıkarak, üzerinde güneşin son ışıkları kaynaşan batı sırtına doğru ilerlemeye başladığını gördüm. Oydu. Yalnızdı. Arkasından onu takip eden köpeği, etrafında geniş kıvrımlar yaparak dolaşıyor, bazen ona yaklaşıyor, bazen ondan uzaklaşıyordu. Elleri cebindeydi. Gövdesi biraz öne eğikti. Belki biraz düşünceliydi. Yavaş adımlarla, güneşin ateş tekerleğini nerede ise toprağa değdirecek gibi göründüğü çıplak sırta doğru yürüyordu. O, sırta vardığı zaman, güneş ufka yaslanmıştı. Gurubun ziya oyunlarıyla olduğundan daha heybetli görünen endamı, göğe mürtesem düşüyordu. Bu manzaraya daldım.”

Devamını Oku

Kara Kıta’da Bir Ülke

Kara Kıta’da Bir Ülke
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Algı, garip bir şeydir? Örneğin, ABD’de kölelik 1860’larda kaldırıldı ama 1950’lere kadar siyahlar, hep ikinci sınıftı. Kölelik kalktı diye sanki siyahların ikinci sınıf olması önemsiz gibi zihinlere yerleştirildi.
Bir başka örnek daha verelim. Lincoln kimdir desem, hemen siyahlara özgürlük veren, köleliği bitiren ABD’nin 16. Başkanı yanıtı verirsiniz, değil mi? Oysa Lincoln, siyahların beyazlarla eşit olduğu gibi bir fikri savunmuyordu. Başkan, Afro-Afrikalıların beyazlardan daha aşağıda olduklarını ve aynı haklara sahip olmamaları gerektiğini düşünüyordu. Kimi iddialara göre siyahların da insan olduğunu, emeğin kutsal olduğunu ve bir insanın emeğinin karşılığını alması gerektiği savunuyordu.
Ancak bunu ABD dışında yapsalar çok da mutlu olacaktı. Bunun için girişimlerde de bulundu. Nasıl mı? Samuel P. Huntington’un “Biz Kimiz / Amerika’nın Ulusal Kimlik Arayışı” isimli kitabının 54 ve 55. sayfalarından aktarayım:
“Kızılderililer kovulur ve/veya yok edilirken siyahlar, 1808 yılına kadar ülkeye getirilip köleleştiriliyor ve baskı altına alınıyordu. Kurucu Babalar, Cumhuriyetçi yönetimin ayakta kalması için görece daha yüksek düzeyde ırksal, dinsel ve etnik bütünlük gerektiğini düşünüyorlardı.
1790 yılında ilk ilk yurttaşlığa kabul yasası, sadece ‘özgür beyaz insanlar’a yurttaşlığın kapılarını açtı. O denem, çoğunluğu köle olan siyahlar, toplam nüfusun yüzde 20’sini oluşturuyordu. Bununla birlikte, Amerikalılar onları, toplumlarını birer üyesi olarak görmüyordu. İlk Başsavcı Edmund Randolph’un deyimiyle köleler, ‘toplumumuzun seçme ve seçilme hakkı olan üyeleri’ değildi.
Özgür siyahlar da aynı durumdaydı ve neredeyse evrensel olarak oy kullanma hakkından yoksundular. Diğer Kurucu babaların yanı sıra Thomas Jefferson da ‘eşit biçimde özgür olan’ beyazların ve siyahların ‘aynı yönetim altında yaşayamayacağı’na inanıyordu.
Jefferson, James Maddison, Henry Clay, John Randolph, Abraham Lincoln ve diğer önde gelen politik kişilikler, özgür siyahların Afrika’ya göçene teşvik etmek için Amerikan Sömürge Kurma Cemiyeti’nin çabalarına destek oldular.
Bu çabalar, 1821 yılında Liberya’nın kurulmasına öncülük etti; sonunda 11-15 bin özgür siyah, bu ülkeye gitmiş oldu. (Ne ölçüde kendi istekleriyle gitmiş oldukları kuşku götürür.) 1862 yılında Başkan Lincoln, tarihte Beyaz Saray’ı ziyaret eden ilk siyah gruba, Afrika’ya göç etmeleri gerektiğini söyledi.”

Devamını Oku

Soyadı yarışı

Soyadı yarışı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Milli Mücadele’nin bitmesiyle birlikte hemen hemen her alanda tarihte benzeri görülmemiş bir hızla köklü değişim süreci başladı. Zaman zaman büyük tartışmalar ve dirençlere sebep olsa da devrimler, yeni düzenin yeni yüzünü ortaya koydu. Amaç, Türkiye Cumhuriyeti’ni muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmaktı. Yeni devletin her adımı, yeni adımları beraberinde getirdi. Şapka Kanunu, Medeni Kanun, Harf Devrimi gibi büyük adımlardan biri de Soyadı Kanunu oldu.
2525 sayılı Soyadı Kanunu, İsviçre’den alınarak düzenlendi. 21 Haziran 1934’te TBMM’de kabul edildikten sonra 2 Temmuz 1934’te Resmi Gazete’de yayımlandı ve 2 Ocak 1935’te de yürürlüğe girdi.
Kanunun ilk maddesi gereğince “Her Türk vatandaşı, öz adından başka soyadını da taşımaya mecbur” tutuldu. Osmanlı döneminde verilen nüfus cüzdanlarının tamamı yeniden düzenlendi. Soyadı için ülkede adeta kampanyalar başladı. Gazeteler, dergiler sayfalarında Türkçe soyadı önerilerine yer vermeye başladı. Ülkenin ileri gelenlerinden ivedi bir şekilde soyadı alarak halka örnek olmaları istendi. Camilerde imamlar vaaz ve hutbelerinde Soyadı Kanunu’nun önemini anlatıyordu.
Dönemin önemli isimleri ve yakın arkadaşları soyadlarını Mustafa Kemal’den almak için adeta yarışıyordu. Mustafa Kemal de arkadaşlarına soyadı vermekten ayrı bir mutluluk duyuyordu.
Mustafa Kemal’in soyadını verdiği isimlerden biri de Org. Fahrettin Altay’dır. Soyadı nedeniyle Rusya’da bulunduğu sırada bir olay yaşar. “10 Yıl Savaş ve Sonrası” isimli kitabında bu anısını şöyle anlatır:
“Ertesi gün aynı saatte Varoşilof’la odasında karşılaştığımız vakit ayakta ve elleri arkasında kaşları çatık bir halde ilk sözü, ‘Bu Altay adı nereden çıktı’ oluyordu. Gayet güleç ve arkadaş tavırlı Mareşal’in bu yeni hali bir sürpriz olmuştu ki derhal kendimi topladım. Anladım ki beni Turancılıkla itham ediyor. ‘Arz edeyim’ dedim, oturduk. ‘Ben de sizin gibi bunun sebebini düşündüm. Bu ismi İran-Efgan hududunda bulunduğum sırada Atatürk verdi. Gazi Hazretleri sevdiği arkadaşlarına espri yapmaktan hoşlanır. Ben, Türk Generalleri arasında en uzun boylu olduğum için yakın bulunduğum Altay Dağı’na beni benzetmek isteği ile bu ismi verdiğine kani oldum.’
Varoşilof gülümsedi. Onun boyu kısa olduğu için bu sözler hoşuna gitmiş olacak ki güleç tavrını takındı.”
Mustafa Kemal’in yakın çevresindeki en büyük tartışma ise onun soyadının ne olacağıydı. Türkiye Büyük Millet Meclisi 24 Kasım 1934’te aldığı bir kararla Mustafa Kemal’e de “Atatürk” soyadını verdi.
Meclis iki gün sonra yani 26 Kasım 1934’te de sınıfsal üstünlük göstergesi olan “ağa, paşa, bey, hacı, hafız, molla, efendi” gibi lakap ve unvanları kaldırdı. Bunların kanun karşısında ve resmi belgelerde kullanılması yasaklandı.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.