a
Onur Bingöl

Onur Bingöl

10 Mayıs 2022 Salı

Anneler Günü

Anneler Günü
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Toplum olarak araştırmayı sevdiğimiz söylenemez. İhtiyaç duyduğumuzda okuyoruz vesselam. Bu nedenle kutladığımız günlerinde tarihçesini pek merak etmeyiz.

Yıl içinde birçok özel gün var. Bu günlerde mesajlar yazar, hediyeler alır ve günün anlam ve önemini içeren etkinlikler yaparız. Bu noktada da anneler gününe ayrı bir parantez açmak istiyorum.

Her yıl Mayıs ayının ikinci pazarında kutlanılan “Anneler Günü” birçok ülkede sayısız etkinliklere konu olmaktadır. Çok Popüler olan bu özel günün tarihine baktığımızda ise bu geleneğin çok eski tarihlere dayandığını görmekteyiz. Gelin bu dünyaca özel günün tarihine bir göz atalım.

Anneler Günü kutlamalarının tarihi, çok çok önceki dönemlere dayanmaktadır. Bu gelenek, Antik Yunanlıların Yunan mitolojisindeki tanrı ve tanrıçaların annesi olan bilinen Rhea tanrıçasının onuruna verdikleri yıllık ilkbahar festivali kutlamalarıyla başlamıştır. Ardından, Antik Romalılar da ilkbahar festivallerini İsa’nın doğumundan 250 yıl öncesinde ana tanrıça olan Kibele’nin onuruna kutlamaya başlamışlardır.

Anneler Günü kavramı, yakın çağımızda ABD’de yaşayan Anna Jarvis’in kaybettiği kendi annesi için 1908 yılında başlattığı anma günü ile başlamıştır. Anna Jarvis asıl mesleği öğretmenlik olan 1864 doğumlu ABD’li sıradan bir vatandaştır. Jarvis 1902 yılında babası ölünce annesi ile beraber ABD’nin Philadelphia eyaletinde yaşamaya ve çalışmaya başlamıştır. Jarvis, yaklaşık üç yıl sonra da 9 Mayıs 1905’de de annesini kaybetmiştir. Babası öldükten sonra sürekli annesi ile beraber yaşamasına rağmen annesi öldükten sonra ona hayatta iken gerekli ilgiyi gösteremediğine inanmış ve bunun eksikliğini çok duymuştur. Bayan Jarvis, annesinin cenazesinden iki sene sonra Mayıs’ın ikinci pazarında yani annesinin ölüm yıldönümünde arkadaşlarını evine çağırmıştır. Bu davette arkadaşlarına bu günün anneler günü olarak ülke çapında kutlanması fikrini öne sürmüş ve anneler günü ritüeli ilk olarak bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Jarvis’in bu fikri 1914 yılında Kongrenin de onayıyla Amerika çapında bir gelenek haline gelmiştir. Jarvis’in bu fikri oldukça kabul görmüş, Amerika’nın önde gelen bir giysi tüccarı da finansal desteğini bu çalışmalarda esirgememiştir. Anneler Günü’nün ilk kez kutlanması da Jarvis’in annesinin 20 yıl süresince haftalık dini dersler verdiği Grafton’daki bir kilisede 10 Mayıs 1908’de gerçekleşmiştir. Bu kutlamaya 407 çocuk ve anneleri katılmıştır. Bayan Jarvin, her bir anneye ve çocuğa kendi annesinin en çok sevdiği çiçek olan karanfillerden birer tane hediye etmiştir. Ve o günden sonra da asaleti, şefkati ve sabrı ifade eden beyaz karanfil Amerika’da anneler gününün sembolü olmuştur.

Artık sıradaki görev anneler gününü hükümete “resmi bir gün” olarak kabul ettirmektir. Bayan Jarvis tarihte tek bir kişi tarafından gerçekleştirilmiş olan en başarılı mektup yazma kampanyasına imza atmıştır. Jarvis bu düşüncesini gazete patronlarından iş adamlarına devlet adamlarından din adamlarına kadar kendisinin ulaşabildiği herkese ve her kesime fikrini iletmeyi başarmıştır. Onun fikri o kadar çabuk kabul görmüştür ki senato onaylamasından bile çok önce birçok bölge ve illerde anneler günü kutlamaları resmi olmadan kutlanmaya başlanmıştır. En sonunda Jarvis’in fikri 8 Mayıs 1914’te senatonun onayı ve Başkan Wilson’ın da imzası ile kabul edilmiştir. Her yıl Mayıs’ın ikinci pazarı ‘Anneler Günü’ olarak resmen ilan edilmiştir. Bu kutlamalar çok kısa sürede diğer ülkelere de yayılmıştır.

Ülkemizde de Anneler Günü’nün resmi kabulü Türk Kadınlar Birliği’nin özel girişimi ve önerisi ile gerçekleştirilmiştir. 1955 yılından itibaren her yıl Mayıs ayının ikinci pazar günü “Anneler Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Dünyadaki bütün annelerin en azından senede bir gün mutlu olmalarını sağlamış olan Anna Jarvin ne yazık ki mutsuz ve yalnız bir şekilde 1948’de yılında 84 yaşındayken hayatını kaybetmiştir.

Tüm annelerimizin bu önemli gününü kutluyorum. Onların yaşarken kıymetini bilmek, kutlama kadar önemli olsa gerek.

Kalın sağlıcakla…

Devamını Oku

Küresel ısınma

Küresel ısınma
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Küresel ısınmanın ulaştığı boyut ile ilgili dünyanın en önemli iklim bilimcileri yeni bir rapor yayımladı. Küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1,5 santigrat derece üzerine çıkarabilecek sera gazı emisyonlarının en geç 2025’ten önce zirveye ulaşabileceği vurgulanan raporda, mücadelenin “şimdi ya da asla” durumuna geldiği belirtildi.

Dünyanın önde gelen iklim bilimcileri yayımladıkları yeni raporlarında, küresel ısınmayı 1,5 santigrat derecenin altında tutma mücadelesinin “şimdi ya da asla” durumuna geldiğini duyurdu. Belgenin tam metninde, küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1,5 santigrat derece üzerine çıkarabilecek sera gazı emisyonlarının en geç 2025’ten önce zirveye ulaşabileceği ifadeleri yer aldı. 

Bununla birlikte bilim insanları, güçlü bir sera gazı olan metan gazının da kabaca üçte bir oranında azaltılmasının gerektiğini belirtti. BM’nin Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli, insanlığın bu senaryoda 1,5 derecelik kritik sıcaklık eşiğini kısaca aşmasının “neredeyse kaçınılmaz” olduğunu, ancak yüzyılın sonuna kadar bu seviyenin altına geri dönebileceğini vurguladı. IPCC Çalışma Grubu Eşbaşkanı Jim Skea raporda, “Küresel ısınmayı 1,5 santigrat derece ile sınırlamak istiyorsak, ya şimdi ya asla,” derken, “Tüm sektörlerde acil ve derin emisyon azaltımları olmadan bu imkansız olacak” şeklinde konuştu.

Küresel ısınmanın 1,5 santigrat derece ile sınırlanması dünyada iklim üzerine çalışan neredeyse bütün bilim insanları tarafından en önemli hedef olarak görülürken, bu seviyenin ötesinde sözde devrilme noktalarının daha olası olduğu aktarıldı. Araştırma ile ilgili konuşan ekolojik ekonomist ve İsviçre Lozan Üniversitesi’nden profesör Julia Steinberger, verdiği demeçte, “Birincisi, yanlış yoldayız. Yörünge ve politikalar açısından, 1,5 hatta 2 derece için bile yolda değiliz” diye konuştu. IPCC’nin son raporunun başyazarı Steinberger, iklim krizinin en kötüsünü önlemek için ne kadar az zaman olduğu düşünüldüğünde, küresel emisyonların en geç 2025 yılına kadar zirve yapması gerektiği uyarısını “Artık geçişten bahsetmiyoruz. O gemi gitti ya da gidemedi. Artık dönüşüme odaklanıyoruz” dedi.

IPCC Başkanı Hoesung Lee, raporun insanlığın “bir yol ayrımında” olduğunu gösterdiğini, ancak küresel ısınmayı sınırlamak için gereken araçlar ve bilgi birikiminin mevcut olduğunu söyledi. Lee, “Birçok ülkede alınan iklim eylemleri beni cesaretlendiriyor” derken, “Etkinliği kanıtlanmış politikalar, düzenlemeler ve piyasa araçları var. Bunlar büyütülür, daha geniş ve adil bir şekilde uygulanırsa, derin emisyon azaltımlarını destekleyebilir ve yeniliği teşvik edebilirler” ifadelerini kullandı.

Devamını Oku

Güven içerisinde yaşayabilmek

Güven içerisinde yaşayabilmek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Erkek egemen toplumun, kadınlar üzerinde bıraktığı çok fazla olumsuz etki var. Çünkü bu anlayış temelinde o kadar çok benmerkezci ki, kendisinden başkasının varlığını kabul etmeyip onu yok sayıyor. Kendi varlığını da öyle boş bir zeminde tanımlıyor ki, erkek olmak ile adam olmak arasındaki anlam farkını, kafasında bir türlü çözemiyor. Sonrası ise malumunuz; kadına şiddet, trafikte birbirlerine şiddet, çocuklara şiddet, hayvana işkence vs.

Genellikle yakın çevresine sıkıntı veren bu ‘erkekler’ daha sonraları hiç tanımadıkları birine de aynı eylemleri uygulamaya çalışırlar. Çünkü ahlaktan yoksun bu ‘erkekler’ durdurulmadıkları için sınır tanımaz bir hale bürünürler. Kendi vicdani hissiyatları gelişmemiştir çünkü. İlla birileri onlara müdahale etmelidir. En ağır cezaları vermelidir. Nasıl ki bir hayvan eğitilirken ceza sistemi uygulanıyorsa bu ‘erkeklere’ de aynı mantıkla yaklaşılmalıdır. Yani onları eğitmek gerekir. Ancak bir insanı eğitir gibi değil, bir hayvanı eğitir gibi eğitmek gerekir. Yoksa sonuç bu toplum için çok vahim olacaktır ve son dönemlerde sıkça duyduğumuz, gördüğümüz, okuduğumuz şu haber başlıklarıyla daha sık karşılaşmaya başlayacağız:

Tecavüz turuna çıkan sapıklar: Denizli’de yolda yürüyen 2 genç kıza saldırmaya çalışan iki ‘erkek’

İstanbul’un göbeğinde tecavüz: Evine gitmek için yolda yürüyen kadını, parka götürüp ona tecavüz eden bir ‘erkek’

Hastane dönüşü taciz: Hastaneden çıkıp evine gitmek için yolda yürüyen kadına, tacizde bulunan bir ‘erkek’

Genç kadın tacizcisini sosyal medyadan ifşa etti: Ankara’da evinin önünde bulunan genç kadına, tacizde bulunan bir ‘erkek’

Ve bunun gibi bir sürü haber. Hepsi son birkaç ayda yaşanmış.

Olayların içerikleri ve bunu yapan ‘erkek’ tiplemesi aynı. Sadece kurbanlar farklı. Yolda yürüyen kadınlar ve onlara hayvani bir içgüdüyle saldıran ‘erkekler’…

Onları bu kadar rahat davranmaya iten çok fazla etken var tabi. Kişisel sapkınlıkları, toplumun onlara dayadığı, onların da kendi güdülerine göre yorumladıkları algıları ve insanı insan yapan akli durumdan uzaklaşmaları. Bunların hepsi birer neden olabilir. Ancak onlardaki bu hadsizliği oluşturan en büyük etken, caydırıcı cezaların bulunmamasıdır. Bu insancıklar için altını çizdiğim hayvan eğitme gibi eğitimin verilmemesi, yani sadece ceza yoluyla durdurulabilecek bu insanlara devlet tarafından hiçbir müdahale de bulunulmaması, böyle insanların önünü açıyor.

Hal böyle olunca ortaya çıkan istatiksel rakamlara da şaşırmamak gerekiyor. TÜİK’in verilerine göre, sadece 2002-2008 arası 62 bin kadına kayıtlara geçen tecavüz olayı yaşanırken, Adalet Bakanlığı’na göre katledilen kadınların sayısı son 7 yılda yüzde bin 400 yükseldi. 2002 yılı kayıtlarına 66 olarak geçen kadın katliamı sayısı, 2007 yılında 1011 olarak saptandı.

Bu topraklarda, kendi memleketimizde güven içerisinde yaşayabilmemizin tek sorumlusu olan siyasilerin, duruma el atmalarını ve konuyla ilgili caydırıcı bir çalışma yapmalarını tüm kadınlar ve adam gibi olan erkekler adına talep ediyorum.

Devamını Oku

31 Mart Vakası

31 Mart Vakası
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İstanbul hükümetine karşı yapılan ayaklanma tarihte derin izler bıraktı. Başta askeri bir ayaklanma olan 31 Mart Olayı sonrasında dini bir hal almıştır. 31 Mart Vakası, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Yaşanan hadisenin bu isimle anılmasının sebebi; Rumî Takvim’e göre 31 Mart 1325’te başlamasıdır.

On üç gün süren ayaklanma, II. Meşrutiyet döneminin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilir. Askerî bir isyan olarak ortaya çıkmasına rağmen isyana dahil olan softaların propagandaları sonucu sonradan dinî bir hal almıştır. Sebepleri tam olarak belirlenemeyen bu olayın planlı ve bilinçli bir hareket olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır. İsyanın ilk günü hükûmet istifa etmiş, isyancı askerler yedi gün süre ile İstanbul’a hakim olmuştur.

Bir milletvekili, bir Nazır ve tespit edilemeyen sayıda asker ve sivilin hayatını kaybettiği isyan, Selanik’te bulunan Üçüncü ve Edirne’de bulunan İkinci Ordulara mensup askerlerin oluşturdukları, Rumeli halkının gönüllü katıldığı “Hareket Ordusu”‘nun İstanbul’a gelmesi ile bastırıldı. Üç gün süren çarpışmaların ardından sıkıyönetim ilan edildi; padişah II. Abdülhamit tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad tahta çıktı. İsyana katılanlar ve destekleyenler yargılanarak 70 kişi idam edildi, 420 kişi ise çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Selanik, İstanbul’daki isyandan Jandarma Yüzbaşısı İsmail Canbulat Bey’in ilettiği “Meşrutiyet mahvoldu” ibareli telgrafıyla haberdar oldu. Selanik’te isyana karşı büyük bir miting tertip edildi. Serez’de ve diğer Makedonya şehirlerinde de isyana büyük tepki doğdu; padişaha, sadarete ve Meclis-i Mebusan’a protesto telgrafları çekildi.

Selanik’teki İttihatçılar arasında İstanbul üzerine bir kuvvet yollamak konusunda bir fikir birliği meydana gelmişti. 14 Nisan günü Selanik’te genel seferberlik ilan edilerek Selanik Redif Tümeni’nin bütün taburları silahaltına alındı. Bu birliklere Edirne’de bulunan İkinci Ordu Birlikleri ve Selanik çevresinde sivil gönüllüler de katıldı. Özgürlük kahramanı olarak tanınan Resneli Niyazi Bey de, Resne’de bir araya getirdiği gönüllülerle birlikte bu hareketin içinde yer aldı. Toplanan bütün kuvvetlerin başına Selanik IX. Redif Fırkası (tümeni) Kumandanı Hüsnü Paşa getirildi, Kurmay Başkanlığına da Kolağası Mustafa Kemal Bey atandı. Mustafa Kemal Bey, Selanik’ten İstanbul’a hareket eden orduya “Hareket Ordusu” adını verdi.

Hareket Ordusu, 14 Nisan akşamı trenle İstanbul’a hareket etti. İstanbul önlerine geldikten sonra 19 Nisan’da İstanbul halkına ordunun amacını açıklayan bir beyanname yayımladı. Hüseyin Hüsnü Paşa’nın imzasıyla yayımlanan beyannameyi Mustafa Kemal kaleme almıştı. Beyanname, telgrafla Erkan-ı Harbiye-yi Umumîye’ye iletildi ve sokaklarda halka dağıtıldı. Hareket Ordusu İstanbul’a girme hazırlığında iken komuta değişikliği yapıldı; ordunun komutanlığına Mahmut Şevket Paşa atandı. Hareket Ordusu Kurmay Başkanlığı Binbaşı Enver’e verildi. Mahmut Şevket Paşa 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece orduya İstanbul içlerine ilerleme emri verdi. İsyancıların en yoğun direnme noktaları Taşkışla, Davutpaşa ve Taksim Kışlaları’nda olmuş ve kanlı çarpışmalar gün boyu sürdü. Hareket Ordusu İstanbul’u asilerden temizledikten sonra birliklerini Yıldız Sarayı’na yönlendi. İki günlük kuşatmadan sonra 27 Nisan’da Hareket Ordusu saraya girerek denetimi ele geçirdi.

Devamını Oku

Deprem ülkesi Türkiye

Deprem ülkesi Türkiye
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülkemiz toprakları her an bir yerlerde büyük depremlerin yaşanması için çok müsait. Fakat ülke insanları herhangi büyük bir depreme ne kadar hazırlıklı onu bilmiyoruz. En kötüsü de yaşayınca öğreniyor olmak… 

Türkiye çok büyük depremler yaşamış bir ülke. Yaşadığı büyük depremlerden birisi ise 13 Mart 1992’de Erzincan’da yaşanan büyük yıkım. Çünkü Erzincan bu deprem sonrasında arkasında hem yıkılmış bir şehir bıraktı hem de neredeyse her evde bir cenaze…

Erzincan Depremi’nin üzerinden 30 yıl geçti. 6,8 büyüklüğündeki deprem akşam vakitlerinde Erzincan’ı yerle bir etti.

1939 yılında tarihinin en büyük depremini yaşayan Erzincan insanı 1992 yılındaki deprem ile acıyı yaşayarak, 653 vatandaşı toprağa verirken üç bin 850 kişi enkaz altında kalarak yaralanmıştı.

Depremin şiddeti ile Erzincan’da dört bin 534 konut ve 954 işyeri ise yerle bir olmuştu.

13 Mart 92 depreminin ardından şehir merkezinin büyük bir bölümü yerle bir olurken, dünyanın dört bir yanından gelen yardımlar ile bu felaketin yarası sarılmaya başlandı. Devlet desteği ile Erzincan’da toplu inşaatlar başlatılmış ve yıkılan binaların yerine yenileri 3 yıl gibi kısa sürede konulmuştu.

Tarihlere bakıldığında büyük felaketlerin yaşandığı Erzincan’da, depremin sadece bu bölgelere has olmadığı Marmara Bölgesinde meydana gelen deprem felaketi ile görüldü.

Türkiye’nin deprem kuşağında yer almasına rağmen hala gıdım ilerlemeyi görmek mümkün değil.

Her geçen gün her şehirde koca koca binalar yükseliyor. Ama o binalar denetimden geçiyor mu? Ne derece güvenli kimse bundan emin değil.

Emin olunmadığı için de her gün İstanbul senaryoları ortaya atılıyor ve özellikle İstanbul halkı deprem konusunda panik halinde.

Artık deprem konusunda bilinçlenmeliyiz. Depreme dayanıklı binalar inşa edilmeli, dayanaklı olmadığına inanılmayan binalar oturma izni verilmemelidir.

Bununla birlikte olası deprem durumunda insanların toplanması için belirlenen toplanma alanlarının yerine inşa edilen binalar yıkılıp tekrardan toplanma alanı haline getirilmelidir.

Kısaca Erzincan depremini örnek vererek demek gerekir ki deprem Türkiye için bir gerçek. Türkiye halkı da bu gerçekle yaşamayı öğrenmelidir. Ama çeşitli önlemler alarak…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.