a

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Toplandı

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Toplandı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Gayriresmî Zirvesi “Türkistan: Türk Dünyasının Manevi Başkentlerinden Biri” temasıyla çevrimiçi olarak 31 Mart 2021 tarihinde toplandı. Toplantı, Kazakistan Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Sayın Kassym-Jomart Tokayev başkanlığında, Kazakistan Cumhuriyeti’nin Birinci Cumhurbaşkanı, Elbaşı ve Türk Konseyi’nin Onursal Başkanı Sayın Nursultan Nazarbayev, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev, Kırgız Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Sayın Sadır Japarov, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Özbekistan Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Sayın Şevket Mirziyoyev, Türkmenistan Devlet Başkanı Sayın Gurbangulu Berdimuhammedov, Macaristan Başbakanı Sayın Viktor Orban’ın yanısıra Türk Konseyi Genel Sekreteri Sayın Baghdad Amreyev’in katılımlarıyla gerçekleştirildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, video konferansla katıldığı Türk Konseyi Gayri Resmî Türkistan Zirvesi’nde, Azerbaycan’ın zaferle sonuçlanan 44 günlük bir mücadeleden sonra yeniden Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ’ın en önemli kenti Şuşa’ya gideceğini açıkladı ve kardeş ülke liderlerinden KKTC için destek vermelerini istedi.

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Türkistan Gayri Resmî Zirvesi Bildirisi’nde yer alan tarihî mesajların bazıları şöyle:

Türk Konseyi Devlet Başkanları;

Azerbaycan Cumhuriyeti, Kazakistan Cumhuriyeti, Kırgız Cumhuriyeti, Özbekistan Cumhuriyeti ve Türkmenistan’ın bağımsızlıklarını yeniden kazanmalarının yaklaşan 30. Yıldönümü dolayısıyla tebriklerini ve 1991 yılında Türk Dili Konuşan Devletlerin bağımsızlığını hemen tanıdığı için Türkiye Cumhuriyeti’ne şükranlarını ifade ederek;

Türk Dili Konuşan Devletlerin son yıllarda elde ettiği kayda değer siyasi ve sosyoekonomik ilerlemeyi vurgulayarak ve Türk Dünyası’nda çok taraflı ilişkilerin gelişimine yüksek değer atfederek ve Türk Devletleri arasındaki işbirliğini daha da derinleştirmeye yönelik güçlü taahhütlerini ifade ederek;

Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının askeri işgalden kurtarılmasını övgüyle anarak ve Ermenistan-Azerbaycan çatışmasının sona ermesinden memnuniyet duyarak;

Türk Dünyasında daha yakın işbirliği ve daha ileri dayanışma için uzun vadeli vizyon ve hedefleri belirleme ve stratejik yönelimi şekillendirme kararlılıklarını yineleyerek;

Başlangıcından bu yana Türk Konseyi’nin elde ettiği değerli kazanımları vurgulayarak, Türk Konseyi’nin, Türk Dünyasında işbirliğinin ve eşgüdümlü faaliyetlerin sağlanmasındaki, Türk Dünyası’nın değerlerinin ve çıkarlarının bölgesel ve uluslararası arenada daha fazla tanıtılmasındaki ve desteklenmesindeki rolünü artırma niyetlerini teyit ederek;

Halklarının yararına barış, istikrar, güvenlik ve refaha katkı sağlayan bir araç olarak çok taraflı ekonomik işbirliğinin öneminin altını çizerek;

Türkistan şehrinin geniş Türk Dünyasından halkları bir araya getirmedeki manevi önemini kabul ederek;

İslam ahlakının Türk ekolünü kuran ve Türk Dünyasında felsefenin gelişiminde güçlü bir etkide bulunan ilham kaynağı büyük bir şahsiyet olarak Hoca Ahmet Yesevi’nin mirasını överek;

Devlet Başkanları, Kazakistan Cumhuriyeti’nin Birinci Cumhurbaşkanı, Elbaşı ve Türk Konseyi’nin Onursal Başkanı Sayın Nursultan Nazarbayev’e Gayrıresmi Türkistan Zirvesi’ne öncülük ettiği için ve Kazakistan Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Sayın Kassym-Jomart Tokayev’e toplantıdaki görüşmeleri yöneterek başarılı bir şekilde sonuçlandırdığı için içten teşekkürlerini ifade ederler.”

Türk Konseyi Gayri Resmî Türkistan Zirvesi’nde Konsey’in adının Türk Devletleri Birliği olarak değiştirilmesi, Kazakistan Kurucu Cumhurbaşkanı Elbaşı Nursultan Nazarbayev tarafından önerildi. Nursultan Nazarbayev, Konsey’in Türk Devletleri Birliği adını almasını önererek tarihî bir adım attı.

1992’de Elbaşı Nursultan Nazarbayev öncülüğünde Nahçıvan’da kurulan Türk Dili Konuşan Devletleri İşbirliği Konseyi’nin adının değiştirilmesi ile hedeflediği kimlik ve misyon çerçevesinde Türk Konseyi’ne üye kardeş ülkelere ve dünyaya mesaj veriliyor. Son dönemdeki küresel gelişmeler nedeniyle Avrasya coğrafyasında bir Türk Devletler Birliği’ne ihtiyaç duyulmaktadır.

Türk Konseyi’nin 8. Zirvesi 2021 sonbaharında Türkiye’de düzenlenmesi öngörülmüştür.

Devamını Oku

Nevruz (Bahar) Bayramı

Nevruz (Bahar) Bayramı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Baharın gelişinin yarattığı sevinç ve hareketlilik, yeni mevsimi karşılamak için yapılan bahar şenlikleri ya da kutlamalar halk kültürünün yani millî kültürün temelini oluşturur. Türk kültürünün zenginliğini ortaya koyan “Bahar Bayramı” tarihine kısaca bakıldığında bu geleneklerin binlerce yıl öncesine dayandığı görülür.

Yeryüzündeki birçok toplulukta astronomi ve diğer hesaplamalarla belirlenen yeni yılın beklendiği günlerin ölülerin, kötü ruhların veya tehlikeli güçlerin en hareketli olduğu günler olduğuna dair inançlar bulunuyor. Sözgelimi Mezopotamyalılarda ve Babillilerde, gündüz ile gecenin eşit olduğu dönemde yeni yıl başlardı. Bu başlangıç, önceleri sonbahar içinde yer alırken, daha sonraları ilkbahar içerisine kaydırılmıştı. Mezopotamyalılarda sonbahar başlangıcında yer alan ilk ay “Teşrî” olarak adlandırılıyordu. En son ay ise “Ulûl” adını taşıyordu. İlkbaharı oluşturan ilk ay ise bugün de kullandığımız kelimenin tıpatıp aynısı olan “Nisan” diye adlandırılmıştı. İlkbaharın başlangıcı olan ay yani “Nisan”dan 4 ay sonra gelen ayın adı ise “Temmuz”du. Yani eskiden dilimizde var olan Arapça kökenli “Teşrî” sözü ve bugün hâlen kullandığımız Sümerceden gelen “Nisan” ve “Temmuz” sözleri binlerce yıl evvel Mezopotamya’da vardı.

Latince kökenli olan Mart sözü, yılın üçüncü ayının adıdır ve kıştan çıkışın, bahara geçişin aydır. Mart ayının yirmi birinci günü “yeni günün, yani baharın” başlangıcıdır. Doğanın uyandığı bugün, eski Türk takvimine göre aynı zamanda yeni yılın da başlangıcıdır.  “On İki Hayvanlı Türk Takvimi” olarak adlandırılan takvim 21 Mart ile başlamaktadır.

Türklerin on iki çeşit hayvan adını yıllara vererek çocuklarının yaşlarını, savaş tarihlerini ve diğer olayları bu şekilde tarihlendirdiğini belirten Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk’te bu takvimin ortaya çıkışını şöyle anlatıyor. Türk kağanlarından biri, eski dönemlerdeki bir savaş hakkında bilgi edinmek istemiş. Çevresindekiler bu savaşın tarihi konusunda çelişkiye düşünce kağan kurultay toplamış, halkına danışmış. “Biz bu tarihte yanılıyorsak, bizden sonrakiler de yanılacaklar. Yanılmamaları için göğün on iki burcuna ve on iki ay sayısına göre bir düzenleme yapalım; her yıla bir ad verelim. Böylece bu yılları sayarak zamanı belirleyelim.”

Halk Kağan’ın bu düşüncesini benimsemiş ve yıllara verilecek adları şöyle belirlemişler:  Kağan ava çıkar ve yaban hayvanlarını Ila vadisindeki büyük bir ırmağa doğru sürmelerini buyurur. Halk yaban hayvanlarını ürküterek, avlayarak ırmağa doğru sürer. Yalnızca on iki hayvan ırmağı geçmeyi başarır. İlk geçen hayvan sıçgan’dan başlayarak her geçen hayvanın adı birbirini izleyen yıllara verilir. Böylece takvim “sıçan” yılı ile başlar ve şu hayvanların isimler verilir:   sıçgan (sıçan), ud (öküz), bars (pars), tavışgan (tavşan), nek (timsah), yılan, yund (at), koy (koyun), biçin (maymun), takagu (tavuk), ıt, (it, köpek), tonguz (domuz), adları birbirini izleyen yıllara verilir. Domuz yılından sonra başa dönülerek yeniden “sıçan” yılına geçilir.

Türk Dünyasında Yen Gün, Yengi Kün, Yeni Kün, Ergenekon, Ulıstın Ulığ Küni, Baba Marta, Çağan, Navnz gibi değişik adlarla anılan Nevruz, ilkbaharda tabiatın yeniden doğuşu ve canlanması, gece ile gündüzün eşit olması, 12 Hayvanlı Türk Takvimi’ne göre güneşin Koç burcuna girmesi, yeni yılın başlamasıyla bolluk ve bereket geleceğine inanılması gibi doğaya dayalı geleneklerin oluşturduğu bir temelde ele alınmakta ve insanları sevgide ve coşkuda birliğe, yeniden doğmaya, yaşamaya, varolmaya çağıran mesajları içermektedir.

Türklerin çok eski tarihlerden beri kutladığı ve günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiş ortak değerlerinden biri olan Nevruz, Orta Asya ve Ön Asya’dan Anadolu’ya Kafkasya’ya, Kıbrıs ve Balkanlara kadar uzanan geniş bir coğrafyada yüzyıllardan beri bilinmekte ve kutlanmaktadır.

Kazak Türkçesinde ifade edildiği şekliyle “Ulusun Ulu Günü” olan 21 Mart Nevruz Bayramı Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan Türk Cumhuriyetleri’nin millî bayramıdır.

Azerbaycan Türkçesinde Novruz, Başkurt Türkçesinde Nauruz, Kazak Türkçesinde Navruz, Kırgız Türkçesinde Nooruz, Özbek Türkçesinde Navroz, Tatar Türkçesinde Navroz, Türkmen Türkçesinde Novruz, Uygur Türkçesinde Nooruz biçimlerinde yazılır.

Türkçede Nevruz sözü ile kurulu atasözlerinin çoğu sağlık veya uğur ile ilgili halk inanışlarını yansıtır.  Nevruz’da ateş veya su üzerinden atlayanın hasta olmayacağını, sağlıklı olacağını ifade eden sözler, Nevruzda od üstünden atlayan hastalık nedir bilmez, Nevruzda su üstünden atlayan yıl boyu sağlıklı olur biçimlerindedir. Türk dünyasında kutsal sayılan Nevruz gününde yapılacak işlerin hayırla sonuçlanacağına inanılır. Örneğin;  Nevruzda yapılan beşik hayırlı olur. Nevruz günü düğün yapanın kızı olur. Nevruz günü doğan çocuğun bahtının açık olacağına inanılır ve bu inanç Nevruzda doğan çocuğun bahtı güzel olur sözüyle açıklanır.

Orta Asya, Orta Doğu, Orta Afrika ve Yakın Doğu ülkelerinde ortaya çıkan Türk, Fars, Sümer, Babil ve Hint kültürlerine ait yeni yıl kutlamaları, bahar eğlenceleri ve bunlarla ilgili uygulamalar giderek dünyanın her tarafına yayılmıştır. En eski tarih olarak M.Ö. 4000’lere. M.Ö. 3000’lere kadar götürülebilen yıl hesaplamaları içinde bahar bayramının, tabiatın uyanmasının, bitkilerin ve hayvanların canlanmasının insanoğlunu mutluluğa, sağlığa, refaha ve zenginliğe götüreceğinin bilinmesi, bunun büyük bir sevinçle kutlanması kadar samimi bir davranış olamaz.

İlkel insanlık döneminden başlayarak tabiattaki hayvan ve bitkiler ile bunların tanrıları, bunlarla ilgili inançlar ve uygulamaların Mezopotamya, Babil, Hindistan ve diğer bölgelerdeki geçmişlerine bakıldığında iki kavram karşımız çıkıyor; “iyi” ve “kötü”. “Kötülüğün kovulması, kötülüğün gelmesinin engellenmesi veya Tanrısal bir gücün yeniden kazanılması” için “öldürme” ve “kurban etme” motiflerinin günümüz halk inançlarındaki uygulamaları bilinmektedir.

Kötülüklerin ortadan kalktığı, mutlulukların, güzelliklerin ve iyiliklerin başlangıcı olan “Nevruz Bayramı (Bahar Bayramı)”, hepinize ve bütün Türk Dünyası’na kutlu olsun…

Devamını Oku

İstiklal Marşı 100 yaşında

İstiklal Marşı 100 yaşında
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye Büyük Millet Meclis’i 24 Aralık 2020 tarihinde yazılışının 100. yılı nedeniyle 2021’i “İstiklal Marşı Yılı” ilan etti. Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan İstiklal Marşı, 12 Mart 1921’de TBMM tarafından “Millî Marş” olarak kabul edilmişti. 1920 tarihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisi’ne seçilen büyük şairMehmet Akif Ersoy, 17 Şubat 1921 günü İstiklal Marşı’nı yazdı. “İstiklal Marşı” şairi olması bakımından “Millî Şair” ismini alan Mehmet Âkif Ersoy, “Vatan Şairi” ve “Millî Şair” unvanları ile tanınıyor.Millî şairimiz sadece şiirleri, yazıları vaazlarıyla değil vatan sevgisi ile de gönüllerimizde yer etti. Mehmet Âkif’e göre “Vatan”, Ankara’yı merkeze alıp Edirne’den Aradahan’a, Sinop’tan Hatay’a kadar sınırları çizilmiş hatta Misak-i Millî’yekadar gidersek Musul ve Kerkük’ü, belki Batum’u da merkeze alan bir coğrafyadır. Mehmet Akif  için “Vatan”, aynı zamanda tüm Müslümanların yaşadığı yerdir.

Mehmet Akif’in Vatan Sevgisinde Birleşmek

Mehmet Âkif Ersoy’un hayatını incelediğimizde bu kavramın tüm izlerini görürüz.
II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Mehmet Akif, Umur-ı Baytariye Dairesi Müdür Muavini idi. Kasım 1908’de Umur-i Baytariye Müdür Muavinliği görevini sürdüren Mehmet Âkif,  Darülfünun’da Edebiyat-i Osmaniye dersleri vermeye başladı. II. Meşrutiyet’in Âkif’in hayatında en büyük etkisi, meşrutiyetle birlikte yayın dünyasına adım atması olmuştu. Daha önce bazı şiirleri ve yazıları bir kaç gazetede yayımladıysa da eser yayımlamaya uzun süredir ara vermişti. Meşrutiyetin ilanından sonra, arkadaşı Eşref Edip ve Ebul ula Mardin’in çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908’de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı oldu. Âkif, 8 Mart 1912’den itibaren Sebil’ür-Reşad adıyla çıkmaya devam eden bu dergilerde bütün şiir ve yazılarını yayımlandı.  1910 yılında gerçekleşen Arnavutluk İsyanı ve arkasından gelecek olan kötü olayları sezmişti. Balkanlar’da artan düşmanlık duyguları, isyanlar ve Balkan Savaşı ile hüsrana uğradı. 1914’ün başında iki aylık bir seyahate çıkarak Mısır ve Medine’de bulundu. 2 Şubat 1913 Günü Beyazit Cami kürsüsünde, 7 Şubat 1913 günü Fatih Camisi kürsüsünde konuşarak halkı vatanı savunmaya çağırdı.


1914 yılında Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelen teklif üzerine İslam Birliği kurma gayesi güden Almanya’ya Tunuslu Şeyh Salih Tunusî ile birlikte Berlin’e gitti. İngilizlerle birlikte Osmanlıya karşı savaşırken Almanlara esir düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu ve Osmanlıya karşı savaşan bu Müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı.Almanya’da ve gittiği bütün ülkelerde, çağının hiçbir problemini gözden kaçırmayan bir şair-düşünür olarak gerçekçi, akılcı, ilerici ve samimi bir Müslüman portresi çizen Akif, ülkesini en iyi biçimde temsil etmişti. Şark ve Garb’ı yani İslam medeniyeti ile Avrupa medeniyetini mukayese eden Âkif’in gerçekçi gözlemleri dikkatli bir gözleme ve adım adım gezdiği Şark seyahatleri ile Almanya seyahatine dayanıyor. Mehmet Akif, İstanbul’a döndükten sonra 1916 başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan’a gönderildi. Bu topraklardaki Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtan İngiliz propagandası ile mücadele etmek için “karşı propaganda” yapmakla görevlendirilmişti.

 1919 yılı başlarında Anadolu topraklarının işgale uğraması ile Türk halkı, Kurtuluş Savaşı’nı başlatarak direnişe geçmişti. Bu harekete katılmak isteyen Âkif, Balıkesir’e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağnos Camisi’nde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul’a döndü. Bu arada Sebilürreşad idarehanesi, Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş olanlarla İstanbul’daki yakınlarının gizli haberleşme merkezi hâline gelmişti. Âkif, Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi nedeniyle 1920’de “Dârül-Hikmet il-İslâmiye Cemiyeti”ndeki görevlerinden azledildi. İstanbul’da rahat hareket etme olanağı kalmayan Mehmet Akif, görevinden azledilmeden az önce oğlu Emin’i yanına alarak Anadolu’ya geçti. Sebil’ür-Reşad’ı Ankara’da çıkarması için Mustafa Kemal Paşa’dan davet gelmişti. TBMM’nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü Ankara’ya vardı. Millî Mücadeleye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi olarak katıldı.

Mehmet Âkif, İtilaf Devletleri üç kıtadan söküp atmak istediği Osmanlıyı Anadolu’ya hatta İstanbulsuz bir Anadolu’ya hapsetmeye çalışırken, geniş halk kitlelerinde vatan ve millet şuurunu uyandırdı. Süleymaniye’de, Kastamonu Nasrullah Cami’nde, Balıkesir Zağnos Paşa Cami’nde, Ankara Hacı Bayram Cami’nde verdiği vaazlarla, son kalan vatan parçası Anadolu’nun da elden gitmemesi için halkta büyük bir coşku yaratmıştı. Kurtuluş Mücadelesini Camilerde başlatan Mehmet Âkif, Müslümanların ana vatanından kovulmasına karşı direniş başlatılmasının mücadelesini vermişti. Osmanlıyı üç kıtadan silmeye çalışan Batılıların, Müslümanların tarihini, medeniyetini ve kardeşliğini yok etmeye gayretlerini önlemeye çalıştı. Konuşmalarıyla halkı, kardeşliğe, birliğe, vatan sevgisine davet etti.

Balkan Harbi’nin ardından, I. Dünya Harbi vatan parçalarını teker teker elimizden koparılırken, Mehmet Âkif, Müslüman milletleri sarsmak, uyandırmak, birlik ve beraberlik içerisinde yaşamak için mücadeleye davet ettiği söylevleri, yazıları ve şiirleriyle, gerek Türk gerek Arap gerekse başka ırktan olsun Müslümanların imanına yapılan saldırıları göğüsledi. Âkif, Müslümanların vatanlarının ellerinden alınmasına karşı tek ses, tek yürek oldu.  TBMM, 4 Mayıs 2007’de “İstiklal Marşı’nın Kabul Edildiği Gün ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü Kanunu”nu kabul etmesi ile 12 Mart tarihi,  millî günler arasında yerini aldı. 12 Mart tarihlerinde ve 100. yılında değil, sene boyunca özellikle çocuk ve gençlerimize “İstiklal Marşı”mızın yazıldığı dönemdeki ülke koşullarını anlatmalı,Mehmet Akif’in vatan sevgisinde birleşmeliyiz.

Devamını Oku

2021 Yunus Emre ve Türkçe Yılı

2021 Yunus Emre ve Türkçe Yılı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 2021 Yılını, Yunus Emre’nin vefatının 700’üncü, Hacı Bektaş-ı Veli’nin vefatının 750’nci, Ahi Evran’ın vefatının 850’nci yıl dönümleri nedeniyle, bu değerli insanlarımızı anma yılı ilan etti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 29 Ocak tarihli ve Resmi Gazete’de yer alan genelgesi ile 2021 yılının “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” olarak kutlanması kararını duyurdu.     Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk dili ve medeniyetinin temel taşlarından biri olan Yunus Emre‘nin vefatının 700. yılı nedeniyle 2021 yılının, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından anma ve kutlama yıl dönümleri arasına alındığını hatırlattı. Yunus Emre’nin şiirlerinde insan ve doğa sevgisini, hoşgörü, kardeşlik ve barış kavramlarını en duru Türkçe ile işlediğini ve bu şiirlerle din, dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin tüm insanlığa seslendiğini belirten Erdoğan, şunları kaydetti:

Yunus ‘yetmiş iki millete bir göz ile bakmak’ ilkesi ve evrensel insani değerler üzerine inşa edilmiş felsefesiyle dünya hümanizmine katkılar sağlayarak insanları ortak değerler etrafında birleştiren, çağının çok ötesinde bir şair olmayı başarmıştır.
Yunus Emre’nin hem dünya beşeriyetine ortak bir değer olarak takdim edilmesi hem de ülkemize bir kez daha hatırlatılması maksadıyla 2021 yılının ‘Bizim Yunus’ olarak anılması, Yunus Emre’nin mirası olan Türkçenin öneminin vurgulanması, medeniyet dili kimliğiyle bilinçli ve doğru kullanımının sağlanması amacıyla ‘Dünya Dili Türkçe’ adıyla yurt genelinde ve yurt dışında bir kampanyanın tertiplenmesine karar verilmiştir
.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu kapsamda düzenlenecek etkinliklerin Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinasyonunda ilgili kamu kurum ve kuruluşlarıyla yürütüleceğini ifade ederek söz konusu etkinliklerden Cumhurbaşkanlığınca belirleneceklerin Cumhurbaşkanlığı himayesinde yapılabileceğini duyurdu. Yunus Emre’nin Türkçenin birleştirici iklimiyle yazdığı şiirleri “yetmiş iki millete bir göz ile bakmak’ hoşgörüsünü Türk toplumuna kazandırdı ve Türk dili için yeni ufuklar açtı.

Dünya Dili Türkçe

Dil, bir milletin mazisini anlamada, hâlini kavramada ve geleceğini kurgulamada değerli, hatta hayatî bir role sahiptir. Dünü bugüne bağlayan, bugünü geleceğe taşıyan en önemli bağ olan lisanımızın kendini yabancı dillerin etkisinden koruması, özel duvarlar örerek sağlayamayız. Tarih boyunca bütün diller birbirinden etkilendi, bugün de etkileniyor, yarın da etkilenecek. Tarih boyunca ekonomik, kültürel, askerî olarak milletlerin hangisi güçlüyse onların dili baskın olmuş ve başat rol oynadığı görülüyor. 21. yüzyılda yaşarken kullandığımız bilgisayar ve iletişim teknolojileri hayatımızın vazgeçilmez unsurları arasında yerini alırken, çok çalışarak ve çok üreterek Türk dilinin zenginliğine zenginlik katmalıyız.

Her gün değişen teknolojinin kendine özgü uygulamalarının yanı sıra pek çok yeni gelişmeyle karşı karşıyayız. Bilgisayar, iletişim, sanayi, yazılım kısaca teknolojinin her alanlarındaki kelimelerin Türkçe karşılıklarını dilimize kazandırıp kendi dil yapımızın gereği olan bir yaklaşımla bu dönüşümü sağlamalıyız. Türkologların ve Türk dili alanında çalışan bilim adamlarının büyük sorumlulukla bu konuda çalışmalar yapmaları gerekmektedir. Küreselleşen dünyanın dayattığı ana dili ve kültürü tüketme, sözcük hazinesini küçültme, yabancı sözcüklerle yozlaştırma anlayışına dayanan “popüler kültür” ve “sanal alan dili” denilen Türkçe, İngilizce karışık dil ögelerinden bir an evvel uzaklaşmalıyız.  Türkçeyi, “Dünya Dili” hâline getirmeli, bilim ve teknolojide ön planda olan sayılı diller arasına yükseltmeliyiz.

Yunus’un Diliyle Türkçe

Yüzlerce yıldır kültürümüzün en önemli taşıyıcısı dilimiz, Yahya Kemal’in dizelerinde “Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir” sözleriyle manasını buluyor.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyoruz. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir” sözleri ise Türkçenin Türk milleti için önemini vurguluyor.

Dilimizin gücünün ortaya konulmasında bilim insanlarına önemli görevler düşüyor. Türkçeyi Yunus’un üslubuyla, bir kuyumcu titizliğiyle ele alarak imkân ve zenginliklerini ortaya koymalıyız.

Türkçe ile Türk milleti geleceğe birlikte yürüyecek ise bu yürüyüş Türkçemizin sıcaklığında gerçekleşecektir. Dünyanın hiçbir dilinde “gönül” sözcüğünü tam manasıyla karşılayan bir kelime bulunmamaktadır. Bu kelimeye sahip dili konuşanların elbette bir gönül seferberliği başlatabilirler. Biz gönüllerimizi Yunus’un diliyle buluşturduğumuzda hiçbir güç karşımızda duramayacak, “Dünya Dili Türkçe” ile “Büyük Türkiye” hedefine emin adımlarla yürüyüşümüz daha bir coşkuyla sürecektir.

Devamını Oku

Kıbrıs Türk Federe Devleti

Kıbrıs Türk Federe Devleti
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABD’nin yeni Başkanı Biden Yönetimi’nin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki yeni politikalarının dikkatle takip edildiği bu dönemde Doğu Akdeniz’in istikrarı, barış ve güvenliği büyük önem kazandı. ABD, Batılı ülkeler, İsrail, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz politikalarının ve Türk-Yunan ilişkilerinin gündeme damgasını vurduğu, Libya’da yeni yönetim üzerinde anlaşıldığı bu dönemde; 13 Şubat 1975’te kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin 46. yılını kutluyoruz. Kıbrıs şehit ve gazilerini bir kez daha anımsamak için bu tarihin önemine kısaca değinelim.
30 Temmuz 1974 Cenevre anlaşması ve 1 Kasım 1974 tarihli Birleşmiş Milletler kararı ile Kıbrıs’ta iki toplumun varlığı ve eşitliği kabul edilmişti. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra kurulan “Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi” 13 Şubat 1975’te “Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD)”nin kuruluşunu oy birliği ile ilan etti. Böylece Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs’ta iki toplumun varlığı ve eşitliği gerçeğine dayanarak Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD)”ni kurdular. Kuruluş bildirisi “Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi”nde Yönetim Başkanı ve Federe Devlet’in ilk Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş tarafından okundu. Rauf Denktaş’ın okuduğu kuruluş bildirisinde şu noktalara dikkat çekiliyordu:
“Muhtar Kıbrıs Türk Yönetiminin Bakanlar Kurulu ve Yasama Meclisi, 13 Şubat 1975’te Lefkoşe’de ortak bir toplantı yaparak ve aşağıdaki olayları göz önünde tutarak;
-Kıbrıs Türk Toplumu, Kıbrıslı Rumlar tarafından Anayasa uyarınca haiz olduğu hakları kullanmaktan alıkonmuştur.
-Kıbrıs Türk Toplumu, varlıklarını korumak ve can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla toplanmış oldukları bölgelerde uzun yıllar bütün iktisadi haklarından ve olanaklarından mahrum edilerek ve tehdit ve baskı altında tahammül edilemez şartlar içinde yaşamak zorunda bırakılmıştır.
-Kıbrıs Rumlarının 1963, 1967, 1974 yıllarında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına son vermek girişim ve tehditleri karşısında, Cumhuriyet’in kurucularından biri olan Kıbrıs Türk Toplumu, ağır fedakârlıklar pahasına bu girişimlere karşı koymak zorunda bırakılmıştır.
-Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucularından olan Kıbrıslı Rumlar ile bir arada yaşamak olanağının bulunmadığı sonucuna vararak ve Adaya sükunet, güvenlik ve devamlı bir barışın getirilmesi için iki toplumun her birisi kendi bölgesinde, kendi iç yapısını düzenleyerek, yan yana yaşamaları gerektiği sonucuna vararak ve,
-Kıbrıs Rum Toplumunun yukarıdaki esaslar uyarınca bağımsız bir Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda herhangi bir yapıcı tutum içine girmediğini dikkate alarak ve,
-Kıbrıs Rum Toplumunun sosyal ve iktisadi hayatının yeni ve sağlıklı bir düzene tabi kılınması gereğini göz önünde tutarak ve,
-Kıbrıs’ın bağımsızlığına karşı olan ve bölünmesi veya herhangi bir başka devletle birleşmesi yolundaki her girişime kesinlikle karşı koymak inanç ve kararını teyit ederek ve,
-Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağlantısızlık statüsünün gerektiğine inanarak ve adanın yabancı çıkarlara hizmet etmesine izin vermemek kararını beyan ederek ve,
-Kendi bölgelerinde gelecekteki bağımsız Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açacak düzenin hukuki esasını yaratmak gereğini göz önünde bulundurarak ve,
-Nihai amacın iki bölgeli bir federasyon çerçevesinde Kıbrıs Rum Toplumuyla birleşmek olduğunu teyit ederek,
-Temel maddeleri milletlerarası hukuka uygun olarak milletlerarası anlaşmalarla saptanmış olan Cumhuriyet’in 1960 Anayasası’nın aynı usulle Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’nin anayasası olarak değiştirilmesine ve Federal Cumhuriyet’in kurulmasına kadar muhtar Kıbrıs Türk Yönetimi’nin yeniden düzenlenmesi ve teşkilatlanmasının gerekli olduğunu kararlaştırmıştır.
-Bu amaçla muhtar Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı’nın başkanlığı ile bir Kurucu Meclis kurulmasına karar verilmiştir.”
Yukarıdaki bildiri, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluş nedenini sorgulayanlara en güzel yanıt olmuştu. Kıbrıs’ta 1976 ve 1981’de genel ve yerel seçimler yapıldı. Rauf Denktaş, 1983 yılına (yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna) kadar Federe Devlet’in Başkanı olarak görevde kaldı. Bu dönemdeki önemli bir gelişme, nüfus mübadelesi anlaşmasıydı. Böylelikle güneyde kalan Türkler kuzeye, kuzeyde kalan Rumlar ise güneye geçtiler. Kıbrıs’taki iki toplum adanın iki ayrı bölgesinde toplandı.
Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi, 15 Kasım 1983 günü oy birliği ile aldığı bir kararla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan ederek kendini feshetti. Tarihte kurulmuş ilk Türk Devleti’nden bu yana vatan uğruna can veren tüm kahraman şehitlerimiz ve gazilerimizle birlikte kahraman Kıbrıs şehit ve gazilerimizi hiçbir zaman unutmayacağız. Türkün tarih sahnesine çıktığı günden itibaren vatan uğruna can veren tüm şehitlerimizi ve Kıbrıs şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

genç porno izle
Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.