a
Nevin Balta

Nevin Balta

19 Temmuz 2021 Pazartesi

Atatürk’ün Erzurum Kongresi’ni Açış Nutku

Atatürk’ün Erzurum Kongresi’ni Açış Nutku
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Atatürk’ün 23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresi’ni açış nutkunu, savaşlarda başarıya ulaştıktan sonra 15-20 Ekim 1927 günleri arasında söylediği büyük Nutuk’tan sekiz yıl önce dile getirilmiştir. 

Atatürk, Büyük Nutku’unda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmadan önce, bu karara nasıl ve niçin vardığını şu ifadelerle dile getirir:

Hakikat-i halde, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele, bunun da taksimini teminle uğraşılmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükümet, bunlar hepsi medlûlü kalmamış birtakım bî-mânâ elfâzdan ibaretti.

Nenin ve kimin masûniyeti için kimden ve ne muavenet taleb olunmak isteniyordu ?

O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı : O da hâkimiyet-i milliyeye müstenit, bilâ-kayd ü şart müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek!”

Burada dikkatimizi çeken en önemli hususlardan biri, Atatürk’ün daha o tarihte gideceği istikameti çok iyi belirlemiş olmasıdır.

Büyük Nutku’ndan alınan şu cümleler onun kararlılığını ortaya koyması bakımından dikkati çekicidir :

Ancak dokuz senelik ef’al ve icrââtımız bir silsile-i mantıkiye ile mütalaa olunursa, ilk günden bugüne kadar takip ettiğimiz istikamet-i umumiyenin ilk kararın çizdiği hatta ve teveccüh eylediği hedeften asla inhiraf eylememiş olduğu kendiliğinden tebarüz eder.”

Bu sözler, eylem ve düşünceyi birleştirmeyi başarabilen bir insanın söyleyebileceği cümlelerdir. O, Büyük Nutku’nu söyledikten sonra da aynı hedefi takip etmiş ve bize bir Cumhuriyet bırakmıştır.

Erzurum Kongresi’ni “Açış Nutku”, Atatürk’ün “çıkış noktası”nı göstermesi bakımından çok önemlidir. Bu nutkunda Atatürk’ün üzerinde ısrarla durduğu kelime “millet” ve “milliyet” kelimeleridir. 

İmparatorlukların yıkıldığı, milletlerin sömürgeci Avrupa’ya baş kaldırdığı bir dönemde, Atatürk’ü başarıya ulaştıran başlıca sebep, Türkiye’nin ve dünyanın içinde bulunduğu durumu çok iyi anlaması ve irade gücünü milletten almasıdır.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, “milliyetler esası”na dayalı bir barış yapılacağı vaad edilir. Osmanlı devleti bu vaadi ciddiye alarak barış ister ve bir mütareke yapar. Fakat İtilaf devletleri sözlerinde durmazlar, İstanbul’u işgal ederler. Maksatları Türkiye’yi paylaşmaktır. Bu durum karşısında saray ve hükümet âciz kalır.

Atatürk, bu durumu, dış güçlerin baskısından ziyade İstanbul Hükûmeti’nin “murakabe-i milliyeden azade olması” ile izah eder. Atatürk’e göre hükümet, ancak “millî irade”ye dayandığı zaman güçlü olur. Millî iradeye dayanmayan hükümetler, dış düşmanların baskılarına boyun eğmeğe mahkûmdurlar. Sarayı ve sarayın atadığı hükümetleri âciz bırakan husus ise “vicdan-ı millî”yi, “kuvâ-yı milliye”yi inkâr ve hattâ ihmal etmesidir.

Düşmanlar da Türklerin “irade-i milliye”den yoksun oldukları kanaatindedirler.

Atatürk ise, Türk tarihine dayanarak, Türk milletinin iradeli bir millet olduğu inancındadır :

650 seneden beri müstakilen saltanat sürmüş ve tarihî adl ü celâdetini vaktiyle Hindistan hududuna, Afrika’nın ortasına ve Macaristan’ın garbına kadar yürütmüş olan bu milletin esarete, kölelik pâyesine indirilmesi” ve tarih sahnesinden silinmek istenmesi, Avrupalıların iddia ettikleri “milliyet esâsâtiyle kabil-i telif” değildir.

Gerçekten de yüzyıllar boyunca “adl ü celâdetini” dünyaya ispat etmiş olan bir milleti yok etmek imkânsızdır. Atatürk bu vakıaya dayanarak şöyle der :

Efendiler! Malûm’hakayıktandır ki tarih, bir milletin kanım, hakkım, varlığını hiç bir zaman inkâr edemez. Binaenaleyh böyle bir nikab-ı bâtılın arkasından vatanımız ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, kanaatler muhakkak mahkûm-ı iflâstır.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I (1919-1938), 2. bs., TTK Basımevi, Ankara 1961, s. 4)

Saray âciz kalsa bile, Türk milletinin bu utanç verici durum karşısında tepki göstermemesine imkân yoktur. Nitekim “millî vicdan”, “Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye, Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye, Müdafaa-i Vatan, Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye ve Redd-i İlhak” gibi teşekküllerle uyandığım yüksek sesle ortaya koymuş ve “mukaddesat”ı korumak için millî bir akım doğmuştur. Atatürk bu millî akımı bütün vatanı saran “bir elektrik şebekesi”ne benzetiyor ve onun vatanı ve milleti kurtaracağını belirtiyor. Cümlesi şöyledir :

“İşte bu şebeke-i azimkârânenin vücuda getirdiği ruh-ı celâdettir ki, mübarek vatan ve milletin mukaddesatım tahlis ve himayeye müstenit son sözü söyleyecek ve hükmünü tatbik ettirecektir.” (s. 5)

Bundan sonra Atatürk gözlerini dünyanın içinde bulunduğu duruma çevirerek, doğuda ve İslam âleminde emperyalizme karşı yapılan mücadeleleri zikreder: Mısır’da, Hindistan’da, Afganistan’da, Suriye ve Irak’ta, Kafkasya’da, Rusya’da, Azerbaycan’da halkın İngilizlere isyan ederek ecnebi boyunduruğundan kurtulmak için yaptıkları mücadeleler üzerinde durur.

Bu suretle Atatürk, millî istiklâllerini tehlikede gören her milletin yabancı esaretine karşı baş kaldırdığını ve “bütün mevcudiyet-i milliyeleriyle çarpıştıklarını” ispat ediyor. (s. 6)

Bundan sonra Atatürk, kendi durumuna geçerek, daha İstanbul’dan ayrılmadan evvel “vatan ve milletin çare-i tahlisi hakkında birçok rical-i mes’ule ve muktedire ile görüştüğünü” (s. 6) ve şu neticeye vardığını belirtir :

İstanbul’da, etrafı düşmanlarla çevrili, kendilerini daima tehdit altında hisseden aydınların ve halkın harekete geçmesine imkân yoktur. Millî irade ancak, Anadolu’da kendisini gösterebilir. Bu düşüncelerden sonra Atatürk’ün vardığı neticeyi kendi ifadesiyle veriyorum :

Herhalde mukadderata hâkim bir idare-i milliyenin müdahaleden masûn bir surette zuhûru ancak Anadolu’da muntazırdır. Buna istinadendir ki, bir şûrâ-yı millînin vücudunu ve ancak kuvvetini irade-i milliyeden alacak mesul bir hükümetin mevcudiyetini talep etmek bilhassa son zamanlarda payitahtın hemen tekmil tabakat-ı mütefekkirini için bir fikr-i sâbit halini almıştır.” (s. 6)

Bu cümle daha sonra Atatürk’ün geliştireceği hareketlerin özünü ifade eder. Bunları kısa olarak şöyle ifade edebiliriz :

Atatürk, burada açıkça “millî irade”yi temsil eden, millete karşı sorumlu bir hükümet kurulmasından bahsediyor. Bu fikrinin Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu ile gerçekleştiğini görüyoruz.

Erzurum Kongresi’ni açış konuşmasında Atatürk; “millî duygu”, “millî vicdan” ve “millî irade”ye verdiği önemi vurgulamıştır. 

Atatürk, Anadolu’ya çıktığı zaman, dış ve iç düşmanların millî hareketi tesirsiz bırakmak ve millî istekleri felce uğratmak için, ellerinden gelen kötülüğü yapacaklarının farkındadır. Fakat Atatürk, büyük bir azimle harekete geçen Türk milletinin başarıya ulaşacağından emindir. 

Erzurum Kongresi’ni açış konuşmasının sonunda bu inancını şöyle ifade eder:

Fakat mukaddesatının gaye-i necatıyle çırpman bütün millet işbu tarîk-i azîm ve mücahedesinde her türlü mevânii, muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir.” (s. 7).

Atatürk, Millî Mücadele’ye başlarken sürekli tekrarladığı “millî duygu”, “millî vicdan” ve “millî irade” kavramları, Türk halkına inancının temelini oluşturmuştu. Türk halkında verdiği önemi ve Türk halkına inancını bu kelimelerle sık sık dile getirdi.  Sahip olduğu bu inancını hiçbir zaman kaybetmemiştir. Attaürk’ün bu inancından alacağımız en büyük derslerden biri de budur.

Devamını Oku

“Amasya Genelgesi”nin 102. Yıl Dönümü

“Amasya Genelgesi”nin 102. Yıl Dönümü
0

BEĞENDİM

ABONE OL

22 Haziran 1919 sömürgeci ve işgalci emperyalist güçlere karşı verilen Milli Mücadele’nin temel taşı, direnişin resmî ve yazılı ilk bağımsızlık bildirgesi olan “Amasya Genelgesi (Tamimi)”nin 102 yaşında.

Türk milletinin tarihine yön veren “Amasya Genelgesi”, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık ve Milli Egemenlik Manifestosu”dur.

Mustafa Kemal Atatürk, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edilirken Yıldırım Orduları Komutanlığı görevini bırakmış, Adana’dan İstanbul’a dönmüş ve6 ay boyunca Şişli’deki evinde İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay ve Kazım Karabekir ile birlikte Anadolu’da yapacağı çalışmaların planını yapmış ve “Milli Direniş“in başlatılmasına karar vermişti.

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak “Millî Direniş”i başlatan Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’da ve 25 Mayıs 1919’da Havza’da ve telgraf ile ulaştığı her yerde “Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetlerinin” kurulmasını istemiştir. Bunları gerçekleştirmek amacıyla 25 Mayıs 1919 da Havza’ya geçmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta Havza’dan ayrılışını;“Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Bu süre içinde bütün ordu birlikleriyle temas ve bağlantı sağlanmış. Millet mümkün olduğu kadar aydınlatılarak dikkatli ve uyanık bir duruma getirilmiş, Milli Teşkilat fikri yayılmaya başlamıştı. Yapılan geri çağırma emrine uymamış olmakla birlikte, Milli Teşkilat ve hazırlıkların yönetimine devam etmekte olduğuma göre, şahsen asi durumuna geçmiş olduğuma şüphe edilemezdi. O halde, yapılacak girişim ve faaliyetlerin bir an önce kişisel olmak niteliğinden çıkarılması, bütün bir milletin birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve temsil edecek bir kurul adına olması gerekli idi.Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti” sözleri ile anlatıyordu.

Anadolu ve Rumeli’deki dağınık ve birbirinden kopuk yöresel direniş örgütlerini tek elden merkezi olarak yürütülmesi sağlamak ve millî bir ordunun kadrolarını örgütlemek amacıyla yapılan örgütlenme çalışmaları sonrası komutanlar bir yol bularak Anadolu’ya geçecekler, Mondros Mütarekesi’nin 7. Maddesine dayanarak başlatılan işgallerin uygulanmasını mümkün olduğunca yavaşlatacaklar, komuta ettikleri birlikleri ve halkı direnişe hazırlayacaklardı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 16 Haziran 1919’da Padişah Vahdettin’e gönderdiği telgraf, Milli Mücadele’nin başında ortaya konulan ulusal düşüncenin önemli bir stratejik belgesiydi. Bu telgrafta şu sözlere yer veriliyordu:

“Memleketimizin bugün uğradığı felaketlerin baskısı ve vatanın parçalanma tehlikesi karşısında, ancak yüce şahsınız başta olmak üzere milli ve mukaddes bir kudretin var olma haykırışı; vatanı ve devlet bağımsızlığını, milleti ve şanlı hanedanınızın altı buçuk asırlık yüce tarihini kurtarabilir. Yüksek huzurlarınıza son defa kabul edildiğimde, İzmir acı olayından pek hüzünlü olan kalbinizin ve kurtuluş noktasına ait gönlünüze doğan düşünceleriniz hafızamda bütün canlılığıyla yaşamaktadır. Bir ay içinde bütün Anadolu’nun il, ilçe ve sınır boylarına kadar milletin düşünce ve emellerini, İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az zamanda felaketlere karşı bu kadar uyanmış olabileceğini düşünemezdim. Hatırlayacaksınız; bana verilen görevlerin yapılması sırasında yabancıların ve bozguncuların mutlaka yalan dolana başvurup engeller çıkarması ihtimallerini konuşmam sırasında belirtmeye çalışmış ve böyle durumlar karşısında Ali İhsan ve Yakup Şevki paşaların düştüğü duruma giremeyeceğimi ilave etmiştim. Milli vicdanın ciddi biçimde uyanışını ve ortaya çıkışını, uygun görmeyenler, vatanın zararına da olsa İngilizlere yaltaklanmayı meslek edinen zayıf karakterliler, bu kez beni kandırarak İstanbul’a getirmeye çalışıyorlar. Tabii ki buna muvafakatte maruzum ve eğer zorlanırsam görevimden istifa ederek evvelce olduğu gibi

Anadolu’da ve milletin sinesinde kalacağım. Vatan vazifeme bu kez daha açık adımlarla devam edeceğim. Ta ki millet bağımsızlığına kavuşsun, muazzam saltanat ve hilafetiniz yok olup gitmekten kurtulsun.” .

Mustafa Kemal Atatürk 17 Haziran 1919’da Kâzım Karabekir’e gönderdiği telgrafta ise mücadeleye hazır olduğunu belirtmişti. “Anadolu’ya geçişimden şimdiye kadar en çok önem verdiğim taraf, milletin geleceğinin ve hayat hakkımızın ancak millî birlikle kurtarılacağını anlamak, bunun için her çeşit siyasî ve kişisel ihtiraslardan uzak ve yalnız milleti hür ve müstakil yaşatmağa yönelik örgüt olan Müdafaa-i Hukuk-u Milliye’nin her bucağa varıncaya kadar yayılması esaslarını hazırlamak oldu. Övmeye değer ki, her tarafta askerî gerek mülkî, sizin gibi aynı fikir ve düşüncede arkadaşlarımızın çalışma ve önderlikleriyle, milletin bu ihtiyacı duyduğunu ve genel şekilde bu işe eylemli olarak başladığını ispat ediyor.”

“Amasya Genelgesi”nde milletin hakalrı tüm dünyaya duyurulmuştur: “Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi âdeta yok olmuş göstermektedir. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle bütün dünyaya duyurmak için her türlü etki ve denetimden kurtulmuş milli bir kurulun varlığına ihtiyaç vardır. Anadolu’nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas’ta bir milli bir kongre acil olarak toplanmalıdır. Bunun için her ilden milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Bu temsilciler, Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir. Her ihtimale karşı, bu meselenin bir milli sır halinde tutulması ve temsilcilerin, lüzum görülen yerlerde, seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır. Doğu illeri için, 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse, Erzurum Kongresi’nin üyeleri, Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket edecektir.”

Genelge, Millî Mücadele’nin bütün dünyaya ilk kez ilan edilişidir. Anadolu ve Rumeli’de kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini tek amaç doğrultusunda birleştirmek için Erzurum ve Sivas’ta “Milli Kongre” toplayarak milletin haklarını dünyaya duyurmak için bağımsız bir kuruluşun varlığına gereksinme olduğu belirtilmiştir.

“Milli istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözleri ile genelgenin amacı belirtilmiştir.

Devamını Oku

“Hobbit”leşmeyelim

“Hobbit”leşmeyelim
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Yüzüklerin Efendisi filminin devamı niteliğindeki Hobbit serisinin ilk filmi 2012 yılında gösterime girdi. ABD ve Yeni Zelanda ortak yapımı olan filmin yönetmen koltuğunda serinin diğer filmlerini de yöneten Peter Jackson oturuyor. Büyük bir izleyici kitlesi olan Hobbit serisinin isimlerini, izlenme sırası konuları listelediğimizde: 

Hobbit Serisi Filmleri ve İsimleri

1- The Hobbit: An Unexpected Journey:

 Hobbit: Beklenmedik Yolculuk

2- The Hobbit: The Desolation of Smaug

 Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları

3- The Hobbit: The Battle of the Five Armies

 Hobbit: Beş Ordunun Savaşı

İngiliz dil bilimci, yazar J. R. R. Tolkien tarafından yazılan Hobbit serisi; kurgusal(fantastik) bir roman türü. Fantastik film sevenleri büyülü bir dünyaya davet eden Hobbit serisi, hem görsel efektleri hem de özgün senaryosuyla izleyicilerden tam not aldı. Türkiye’deki sinemalarda kapalı gişe oynayan seri, Yüzüklerin Efendisi kadar büyük ilgi gördü.

Romanlarda, e Hobbit adı verilen bir ırkı anlatır. Romandan daha çok bu romandan uyarlanarak çekilen fantastik dizi dolayısıyla bütün dünyanın gündemine geldi.  2012, 2013, 2014..devam edegelen serileri yapıldı. 

Dünın büyük bir ilgi ile izlediği, popüler edebiyat ürünü olun serinin çocuklarımızı, gençlerimizi, hatta büyüklerimizi bu konuyu fazlasıyla izledik, öğrendik.

21.yüzyıl popüler kültüre ait edebiyat ve sanat ürünlerinin  kitleler üzerindeki etkileşimi hakkında araştırmalar yapan bilim insanları Hobbit serisi hakkınnda yüzlerce yorum yazdı, inceledi.

Siva’ta başka bir noktaya daha taşınmış. 

Anadolu Türk tarihinin Türkiye Cumhuriyeti”nin kuruluş tarihinde, kaderinde ile önemli bir yere sahip, Sivas Kongresine ev sahipliği yapmış, Anadolu”nun şirin şehrii Sivas’ımızda, “Büyük bir proje” olarak , “Hobbitler Köyü” yapılmış. Bunu duyunca “Kan beynime sıçramadı” desem yalan olur.

Sivas’ta Kurtuluş Savaşı ve Millî Mücadeleye ev sahipliği yapmış Türk şehrimizde,  bu konuları ele alan sanat ve edebiyat ürünleri yok iken ve var olanlar henüz işlenmemişken “Hobbitler Köyü” bizim neyimize?

 Kurtuluş Savaşı ve Millî Mücadele konularında yazılan pek çok farklı romanımız, destansı hikayemiz, şiirimizi benzer  projelerle, çalışmalarla günümüze taşımak en temel görevimiz iken “Hobbitler Köyü” ile ne alakamız olabilir?

 Milli Mücadele kahramanlarımızın anlatan filmler, gerçek ve destansı hikâyelerimizi çocuklarımıza, gençlerimize neden anlatma ihtiyacı duymaz da el alemin popüler kültür malzemelerine malzeme olup, onlara para kazandırır. 

Kurtuluş Savaşını,  kahramanlarımızı anlatan projeler hazırlamak yerine kültür emperyalizminin maşası olmak için proje yapıyoruz.  İngiliz edebiyatına diline, kültürüne hizmet ediyoruz.

“Hobbitler”e özenmek yerine Dünya edebiyatına girmiş yazarlarımızın, sanatçılarımızın, Türk dünyası yazarları, şairlerinin eserlerinin, destanlarının, destan kahramanlarımızın konu edildiği “Köy” projelerimiz neden gündeme gelmiyor?

Binlerce yıllık Türk kültürü, Türk değerleri, Cumhuriyet değerleri ve Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetimizin bütün kahramanları “Hobbit” kahramanlarından daha az mı değerli?

Devamını Oku

Aksiyon ve Macera Dolu Polisiye Romanları

Aksiyon ve Macera Dolu Polisiye Romanları
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Polisiye romanları aksiyon içerikli kitaplar olmakla birlikte daha çok kişilerin ilgisini çekecek potansiyel oluşturur. Yazarların aksiyon olarak belirlediği konuların incelenerek kitaplara yansıtılması da oldukça önemli bir detay olarak görülür.

Okuyucuların beklediği hareketlilik unsurlarının olay örgüsü ile sunulması da beklenilen nitelikleri arasında yer alır. Daha iyi sonuçların alınması ve okuyucuların niteliklerini yansıtıyor olması da beklenilen ayrıntıları arasında yer almış olur.

Polisiye Romanlarında Olay Örgüleri

Polisiye romanları kategorisi içinde yer alan tüm kitaplar olay örgüsünün yanı sıra kahramanların niteliklerine göre sınıflama yapılır. Olay örgüsüne dâhil olan tüm kahramanların belirgin özellikleri incelenerek sunulur.

Polisiye romanları kapsamında ele alınan tüm kitaplar özellikleri ve konu başlıklarına göre değerlendirilir. Daha çok yer, zaman ve kahramanlar arasında sağlam bir bağlantı kurularak okuyucu kitlesine sunulmuş olacaktır.

Polisiye romanları içerik olarak daha çok kahramanların özellikleri ve dünyaya bakış açıları üzerinden çeşitli mesajlar verilerek oluşturulur. Bu şekilde yazılan polisiye romanları aynı zamanda çeşitliliğine göre değişiklik gösterecektir.

Yazıldığı dönemin özelliklerini de yansıtıyor olması polisiye romanlarının temel nitelikleri arasında yer alır. Öncelikli olarak seçilen tüm konu başlıkları bir bütünlük içinde incelenerek sade ve anlaşılır bir dil ile okuyucuya  sunulur.

Okuyucunun beklentisini karşılayacak şekilde yazılmış olan kitaplar dönemin belirgin özelliklerine göre yazılmıştır. Polisiye romanlar ve çeşitli kitap kategorileri için  https://kidega.com/kitap/polisiye-romanlar/ sayfasını inceleyebilirsiniz.

Devamını Oku

Hıdırellez’in anlamı

Hıdırellez’in anlamı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

‘Her vaktini hazır bil, her gördüğünü Hızır bil’
Baharın gelişinin çoşkuyla kutlandığı “Hıdırellez” aynı zamanda mevsiminin başlangıcının kutlanması geleneğidir. Kültürümüzde yüzlerce yıldır kutlanagelen bu geleneğin İslamiyet öncesine kadar uzandığı bilinmektedir. Şamanizm dönemindeki inançlara göre özellikle mevsimleri temel alan bayramlar önemli bir yere sahip olduğundan Türk topluluklarının da bu konuyla ilgili gelenekleri oldukça çeşitlidir. Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biri olan “Hıdırellez” ya da “Hıdrellez” Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılır. “Hıdırellez günü”, Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde buluştuklarına günüdür. “Hıdırellez günü” Hızır’ın insanlara şans getireceğine inanılır. Hızırın kendisine yardım edenleri ödüllendirdiği, yardım etmeyenleri ise cezalandırdığı görülür.
“Hıdırellez”, İslam öncesi ve sonrası motifleriyle doludur. “Hızır’ın ölmezliği, bahar, yeşillik sembolü oluşu, her 6 Mayısta Hızır’la İlyas’ın buluşması” Türk dünyasında ve İslam dünyasında yüzyıllardır yaşatılan ortak yönler olarak anılmaktadır. Bu ortak motife göre, yaz mevsiminin genellikle 6 Mayısta kutlanan Hıdırellez günüyle birlikte başladığına ve 7 Kasımda da sona erdiğine inanılır. Yılın bu bölümüne “Ruzı Hızır: Yeşil, yeşeren gün” adı verilmiştir. Kış günleri olarak bilinen 8 Kasımdan 5 Mayısa kadarki güne de “Ruzı Kasım: bölen gün” denmiştir.
Azerbaycan Türkçesinde Xıdır Ilyas ya da Xıdır Nəbi, olarak bilinen Ruz-ı Hızır (Hızır günü)’daki Hızır sözünün “yeşillik” anlamına gelen “hadaret” sözünden veya her yerde bulunabilmesi nedeniyle “hazır”dan geldiği söylenir. Kurumuş otlara ayağını basmakla yeşerttiği inancına göre “yeşil” ile ilgisi düşünülebilir. Asur, Sümer, Hitit uygarlıklarından beri süregelen bu kutlamaları ayrıca; Sağlık, şifa, yeşillik, bereket ve bolluk, talih, kısmet, uğur, şans gibi sebeplere de dayandırabiliriz.
Her yıl 6 Mayıs günü geleneksel bayram olarak Türk dünyasında şenliklerle kutlanan “Hıdırellez” aynı zamanda Hızır ve İlyas peygamberlerin buluştuklarına inanılan gündür. Hızır, Türklerde baharın geliş törenleriyle ilgili bir inançtır. Çünkü bu mevsimin gelmesi ister göçebe olsun, ister toprakla uğraşsın bütün Türk toplulukları için önemli bir olaydır. Bereketli ve bol ürünlü bir yıl geçirmek için kutlamalar yapılır, böylelikle doğanın uyanışı ve yeşermesi, hayvanların yavrulaması yeni bir hayatın başlaması mümkün olacaktır. “Ruzı Hızır: Yeşil, yeşeren gün” adı verilen Hızır’ın bir yerde bulunan kuru ot yığını üzerine oturduğunda o kuru otları yeşerttiğine inanılmaktadır. “Hızır”ın bu özelliğinden Evliya menkıbeleri olarak bilinen Nefahat-ül Üns adlı eserde bahsedilmektedir.
Hızır İlyas veya Hıdırellez ile ilgili bilgiler, bizi hem İslam öncesine, hemde İslâm sonrasına götürmektedir. Prof. Dr. Baheedin Ögel’e göre, İslâm öncesi Hızır anlayışı ile Anadolu’daki Hızır anlayışı arasında benzerlikler fazla değildir. İslâm öncesi insanların zor zamanda yetişen “Gök Sakallı,” “Ak Sakallı” kocalar görülür. Bu kocalar Hızır inancı ile örtüşen bir görünüm arz etmektedir. Türklerde Hızır “Akboz atlı” olarak bilinir. Altay kültür çevresinde İslâm öncesi “Ak sakallı” koca, Hızır benzeri görevler yapar. İnanış İslâm sonrası metinlerinde de yer alır. Dede Korkut hikâyelerinde Hızır gelecekten haber veren ve yardımcı kişi olarak karşımıza çıkar. Hızır, Boz atlı Hızır olarak geçer.
“Hızır günü” yani “Hıdırellez”, insanların birtakım büyüsel inançlar ve beklentiler içinde olduğu bir gündür ve ölümsüz kişinin insanlara yardım edeceğine inanılır. Hıdrellez geleneğinin esası olan ölümsüz kişi inancı tabiatla ilişkilidir ve mitolojilerden efsanelere yaygın bir anlatıdır. Yer-su kültünün birer kalıntıları olarak devam ettirilmektedir. İslamiyet öncesi mevsimlik bayramlarımızdan olduğu hâlde İslamiyet kültürü efsaneyi dinî renge bürümüştür.
Genelde “Hıdırellez” denilince Hızır peygamber ön plana çıkmakta, İlyas peygamber unutulmaktadır. İnanışa göre Hızır peygamber karaların, İlyas peygamber de suların koruyucusudur. İkisi de ölümsüzlük suyu (bengi su)ndan içmiştir. Çeşitli kılıklara girerek birbirlerinden ayrı olarak insanlara yardım eden bu iki peygamber; her yıl mayıs ayında bir su kenarında buluşurlar. Bu buluşma nedeniyle her taraf yeşerir, sular coşar. Bademlerin, eriklerin, akasyaların ve menekşelerin açması doğanın kış uykusundan uyanışının ve “Hıdrellez”in müjdecisidir. İşte bu durum halk arasında bayram olarak çeşitli etkinliklerle kutlanır. Halk arasında “Hıdırellez”de yapılmaması gereken birtakım davranış inançlarından bazıları ise şöyledir: O sabah geç saatlere kadar uyunmaz, erkenden kalkılır yoksa uyuyan kişilerin işlerinin ters gideceğine inanılır. Çamaşır yıkanmaz, yünlü giyecekler güneşe çıkarılır. Yeşil ot, çimen veya dal koparılmaz, çiçek toplanmaz, eve kuru çalı çırpı götürülmez. Makas kesinlikle ele alınmaz, el işi yapılmaz, o gün tartışmadan ve kavgadan kaçınılır.
Hıdırellez günü yapılacaklar ise şöyledir : 5 Mayıs günü (Nişanlılar arasında) oğlan evi, kız evine Hıdırellez Kurbanı, olarak süslenmiş bir koç gönderir. Bu kurban Hıdırıllez günü kesilerek birlikte yenir. Yemeğe çağırılanlar, çarşaf, havlu yemeni ve gönüllerinden kopan armağanlar getirirler. Getirilen armağanlar ipler üzerinde sergilenir. Hıdırellez günü, erkenden kalkılıp kapılar açılır. Genç kızlar için hazırlanan sandıklar açılır. Açılır ki eve bereket dolsun, genç kızımız da iyi bir evlilik yapsın.
Hıdırellez günü, bazıları sabah gün doğarken kırlara, bağlara, bahçelere çıkıp buralarda Hızır’ın ayak izlerine basarak bolluğa ulaşmayı düşler. Hıdırellez günü, doğa ve insan sevgisi çok önemlidir çünkü Hızır ve İlyas, insanları, doğayı, iyiliği ve cömertliği seven, bereketin simgesi olan, kutsallıklarına inanılan dinsel varlıklardır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi gül ağacının altına istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanıyorlar.
Hıdırellez günü sabahında kâğıda yazılan dilekler gül dalından alınıp denize atılır. Dibine gömülen para ise cüzdana konulur ve bir yıl boyunca harcanmaz. Bu paranın cüzdanı bereketlendireceğine ve paranızın hiç bitmeyeceğine yorulur. 6 Mayıs günü ikindi zamanı Hıdırellezin bittiğine inanılır. Ancak eğlenceler hava kararıncaya değin sürer. “Hızır uğrasın!” dileği bolluk gelmesi anlamında kullanılır.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.