a

Tatlı yalanlar

Tatlı yalanlar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yalan söylemeyi her insan hayatında bir kez de olsa yapmıştır. Kimileri bunu alışkanlık haline getirirken kimileri ise tatlı yalan adı altında arada bir yaptığı olmuştur. Yalan her ne kadar kötü ve uygunsuz yapılmaması gereken bir davranış olsa da sevgi için atılmış veya karşındakini korumak, sakınmak için atılmış yalanlardan zarar gelir mi bilinmez.
Bazen karşındakinin iyiliğini istersin ama sözün geçmez kara kara düşünürsün. Bazen başkalarının iyiliği için kendinden ödün vermek durumunda kalırsın. Kırılmasın, incinmesin, üzülmesin ve iyi olsun diye… Bunun adı artık yalan değil fedakârlık olur aynı birazdan anlatacağım hikayedeki gibi…
‘’Boşanmak için mahkemeye başvuran yaşlı çifte hakim sormuş: “Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz?”
Yaşlı kadın cevaplamış:
“Hakim bey bir ay öncesine kadar aklımda böyle bir şey yoktu. Eşim bana bir mine çiçeği hediye getirdi. Ben de çiçekleri çok severim. Çiçek çok sulanması gereken bir çiçekmiş. Ve kocam düzenli aralıklarla sulanmadığında çiçeğin öleceğini söyledi. Ben kemik rahatsızlığı olan bir insanım. Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde, bir gün fark ettim ki kocam bir kez olsun benim ağrılarıma rağmen gece kalkıp da çiçeği sulamadı. Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim.”
Hakim kadına hak vermiş; ama adettendir diye bir de adama sormuş;
“Senin söyleyecek bir şeyin var mı?”
Yaşlı adam cevaplamış:
“Eşimin anlattığı her şey doğru, tek şey dışında. Mine çiçeği çok sulandığında ölür. Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir; ama bunu yapmadığı için ben de bu yalanı buldum. Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı. O her uyandığında ben de uyanık olurdum, işini bitirip uyuduğunda gidip çiçeğin suyunu boşaltır, peçetelerle toprağı kuruturdum. Sonra da yatağa gelip canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya seyrederdim.”
Hakim çifti boşamamış ve mutlu bir şekilde eve göndermiş.’’
Tıpkı bu hikayedeki gibi bazı yalanlar hayat kurtarır. Yine de en doğrusu yalana çok fazla sarılmamak…
Sevgiyle..

Devamını Oku

Cevdet Çağla’nın ardından…

Cevdet Çağla’nın ardından…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Birçoğumuz onun eserini radyoda dinlemişizdir, ama o eserin onun olduğundan bihaberizdir. Birçoğumuzun bilmediği bir isimden bahsedeceğim bugün, Cevdet Çağla’dan… Cevdet Çağla, Türkiye’nin en iyi bestecilerindendir. Hatta ve hatta yirminci yüzyılın en iyi bestekarlarından demek bile mümkün…
Cevdet Çağla’nın bestelerini iyi bir müzik kulağı olan hemen yakalar, o bestelerin oya gibi işlendiğinin farkına varır. Şarkıları dinlendikçe zaten kendisinin asaleti de hissedilmektedir. Bunun yanı sıra şarkılarındaki name zenginliği ise işin başka boyutudur.
Ben de bugün kendisinden bahsetmek istiyorum:
“Ahmet Cevdet Çağla, 1900 yılında İstanbul Acıbadem’de dünyaya geldi. Babası Tophane İmalât-ı Harbiye Mektepleri müdürü topçu kaymakamı (Yarbay) Eşref beydir. Babası Eşref Bey ressamlık yapar, keman çalardı ve annesi Nazime hanımefendi de kıymetli bir piyanist idi.
Cevdet Çağla çok küçük yaştan itibaren bu amatör musikişinas aile topluluğu içinde büyümüş ve gerekli musiki zevk ve terbiyesini anne ve babasından almıştır. İlk musiki dersini komşuları olan Musullu Âmâ Osman’dan Türk musikisi dersi alarak başladı.
Cevdet Çağla, henüz yedi yaşlarında iken zamanın alafranga keman üstatlarından Antonyadis’den garp musikisi dersleri almaya başladı ve keman tekniğini ilerletti. Orta öğrenimini Bebek Frerler Okulunda yaparken okul orkestrasına girerek keman bilgisini ilerletti.
1916 yılında (16 yaşında) Maarif Nezareti tarafından musiki eğitimi yapması için Almanya’ya gönderildi. Lise tahsilini ve keman eğitimini tamamladıktan sonra yurda döndü ve İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi’ne başladı. Yüksel okula devam ederken Dârültâlim-i Musiki Cemiyeti’ne dâhil oldu ve aralıksız 15 yıl devam etti.
Mısır’a ve Almanya’ya giderek başarılı konserler verdi. Cemiyetin başkanlığından Kemani Reşat Bey’in çekilmesiyle onun yerine geçti. 1927 yılında İstanbul Radyosu faaliyetlerine katıldı. 1938 yılında Ankara Radyosu’nun işletmeye açılması ile “Repetitör Artistliğine” tayin oldu, 1949 yılına kadar devam etti.
Ankara’da bulunduğu yıllarda Fehmi Tokay’ın Ankara’ da faaliyette bulunduğu Ankara Musiki Cemiyeti’ndeki çalışmalara katıldı. 1950 yılında İstanbul Radyosu’nun müzik yayınları şefliğine atandı. 1956 yılında Türk ve Irak hükümetleri arasındaki kültür anlaşmaları sebebiyle Bağdat Konservatuarı Keman hocalığına tayin oldu.
1959 senesinde yurda dönerek, tekrar İstanbul Radyosu müzik yayınları şefliğine tekrar başladı. Cevdet Çağla, kıymetli bir keman üstadı ve icracısı olduğu kadar, aynı zamanda büyük bir bestekârdır. Temiz icrası, klâsik üslûbu, eşlik etmedeki ustalığı, yaptığı taksimlerdeki üstün geçki tekniği ile usta keman sanatkârlarındandı.
Şed yollarını iyi bildiğinden, alışılmamış perdeleri kullanarak yaptığı sürprizli geçkileri ile tanındı. Yirminci yüzyıl Türk musikisinin en dikkate değer bestekârlarındandır. Geleneğe bağlı şarkı bestekârları arasında kendisine sağlam bir yer edinmiş, ustalıklı, başarılı, ifadeli eserler besteledi.
Klasik geleneklere bağlı olmakla beraber, eserlerinde zevkli, yadırganmayan bazı yenilikler de uyguladı.
Yüz kadar eseri olduğu bilinen Cevdet Çağla, 22 Şubat 1988 tarihinde İstanbul’da hayata veda etti. Evli olan Cevdet Çağla’nın Ahmet Çağla adında oğlu ve Hülya (Yalım) adında bir kızı var.
Cevdet Çağla’nın kendisinden on iki yaş küçük olan kız kardeşi Mebruke Çağla da bestekârdır. 1912 yılında İstanbul’da doğdu; aynı aile çevresinde yetişerek ud çalmasını öğrendi. Sazındaki ustalığını Şamlı İskender ile Fahri Kopuz’dan aldığı derslerle ve ağabeyi ile çalışarak güçlendirdi. Ahmet Mithat Efendi’nin oğlu İsfendiyar Bey’le evlendi. Eşinin teşviki ile bestekârlığa yöneldi. Şarkılarının sözlerini kendisi yazmıştır.”
(Dr. Nazmi Özalp, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi,Cilt:2, S:12,   Yılmaz Öztuna, Müzik Ansiklopedik Sözlük C 1 S: 191, Rahmi Kalaycıoğlu, Türk Musikisi Bestekârları Külliyatı, www.musikiklavuzu.net/?/blog/bestekarlar/cevdet-cagla)

Devamını Oku

Otizme ışık yak!

Otizme ışık yak!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tüm dünyada nisan ayı Birleşmiş Milletler tarafından Otizm Farkındalık Ayı olarak belirlenmiş, 2 Nisan ise Otizm Farkındalık Günü olarak ilân edilmiş. Otizmi tüm insanlara anlatmak için ise dünyanın her yerinde Nisan ayı boyunca otizm konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor.

Otizm dünyanın her yerinde her geçen hızla artarken bir ay boyunca ise tüm dünya otizmi gündemine almış durumda. Doğuştan gelen ve genellikle yaşamın ilk üç yılında fark edilen gelişimsel bir farklılık olan otizm tanısı 1985 yılında her 2.500 çocuktan 1’ine konulurken, bugün doğan her 59 çocuktan 1’i otizm riski ile dünyaya gelmektedir. Nüfusa projeksiyon yaptığımızda ülkemizde yaklaşık 1.387.580 otizmli birey olduğu ve bu durumdan etkilenen 5.550.320 aile ferdi bulunduğu tahmin ediliyor. Ülkemizde 0-19 yaş grubu arasında 434.010 otizmli çocuk ve gencimizden, okullaşabilen ve eğitime erişebilenlerin sayısı sadece 30.050’dir. Eğitim her çocuğun anayasal hakkıdır ama otizmli çocuklar için eğitim haktan da öte tek çaredir.

Otizmin temel belirtileri arasında; başkalarıyla göz teması kurmamak, gözlerin bir yere takılıp kalması, ismi söylendiğinde bakmamak, sözleri tekrarlamak, parmağıyla istediği şeyi gösterememek, akranlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermemek, sallanmak, çırpınmak, parmak ucunda yürümek, dönen nesnelere karşı aşırı ilgi ve takıntılı davranışlar gözlenmekte.

Aşırı hassasiyete sahip otizmli bireyler, etraflarında ses ararlar ve elektronik cihazlara eğilip en tiz sesi dahi duymak isterler. Evin en gürültülü yerlerinden hoşlanırlar. Kapıyı çalmak, kâğıdı yırtarak veya sıkıştırarak ses çıkarmak gibi işitme duyularını artıracak hareketlerde bulunurlar. Aşırı hassasiyete sahip otizmli bireyler her şeyi çiğnemek ve koklamak isterler. Aşırı hassasiyete sahip bireyler ağrı veya sıcaklık hissetmemektedir. Keskin bir cismin neden olduğu yarayı fark etmeyebilir veya kırılmış bir kemiğin farkında değildir. Kendine zarar verme eğilimindedir ve ellerini ısırıp başını duvara vurarak sadece yaşadıklarını hissederler.

Otizm de gelişimin ve ilerlemenin birinci şartı erken tanıdır. Erken tanı ile otizmde ilerlemenin ve gelişmenin kaçınılmazlığı bilimsel verilerle doğrulanmıştır. Hatta erken tanı ile çocuk ergenlik yaşına girdiğinde diğer çocuklardan hiçbir farkı olmayacak şekilde bir gelişim gösterebiliyor.

Otizm farkındalığı aslında sadece ailelerin farkındalığı anlamında değil, kamu kurumları, üniversiteler ve sağlık kurumlarının da farkındalığı olması gereken bir durum. Bu anlamda toplumun farkındalığını arttırmaya yönelik çalışmalar gerçekleştirmek şüphesiz çok önemli. Burada kamu kuruluşlarımızın, kurumlarımızın, kreşlerimizin, anaokullarımızın, aile hekimlerimizin ve sağlık çalışanlarımızın bilinçlendirilmesi çok önemli. Bu anlamda anne babaların bilmesinin dışında çocuklarla etkileşimi olan hekimlerden eğitimcilere kadar farklı meslek gruplarının da bu konu hakkındaki farkındalık yararlı olacak.

Devamını Oku

Fayda zarar hesabı

Fayda zarar hesabı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Teknoloji hayatımızın tamamına nüfus etmiş durumda. Onsuz neredeyse bir şey yapamaz olduk. Hızla gelişen teknoloji insanların hayatını kolaylaştırdığı kadar karşı konulamaz değişimleri de beraberinde getirdi.
Teknoloji iş dünyası, sosyal ortam, özel hayat, iletişim kurma şekilleri gibi hayatın her alanında yeni modeller oluşturdu. Bu yenilikler bizlere kimi zaman çok faydalı oldu kimi zaman ise alışkın olmadığımız sorunlar doğurdu. Hal böyle olunca sürekli gelişen ve bizleri sürekli dönüştüren teknoloji eleştirilerin odağı oldu. Kimi kesimler teknolojiyi lanetlerken kimi kesimler onu haddinden fazla kutsadı.
Oysa ki hayatımızın merkezine oturan teknolojiyi iyi analiz etmemiz gerekir. Ancak bu şekilde fayda zarar tartışmasında sağlıklı bir sonuca ulaşabiliriz. Net bir karara varmadan önce teknolojinin faydaları ve zararlarına bakmak lazım.
Faydaları;
Geçmiş yıllarda ölümcül olan pek çok hastalığa çare bulunmuştur.
İletişimi kolaylaştırmıştır. Bu sayede dünyanın diğer ucunda yaşanan bir gelişmeden anında haberdar olabiliyoruz.
Eskiden olsa zamanımızı çalacak pek çok işi kısa sürede ve zahmetsizce halledebiliyoruz.
Bir insanın duygu ve düşüncelerini başkalarıyla paylaşması çok daha kolay hale gelmiştir.
Eğitim alanında pek çok kolaylık sağlanmıştır. Hastalık veya başka nedenlerden dolayı okula gidemeyen öğrencilerin uzaktan eğitim alabilmesi gibi.
Uçaklar, hızlı trenler, özel jetler, yatlar ve dahasıyla ülkeler arası yolculuk yapmak epey kolaylaşmıştır.
İnternet sayesinde çok daha kolay bir şekilde bilgi alışverişi yapılabilmektedir.
Matbaalar sayesinde çok daha fazla yazılı eser basılıyor ve tüm insanlığa aktarılabiliyor..
Teknolojideki gelişmeler sayesinde suçlular çok daha hızlı bir şekilde yakalanabiliyor.
Alarm sistemleri, gizli kameralar ve benzeri teknolojilerle, çok daha güvenlikli hayatlar yaşıyoruz.
Zararları;
Atom bombası, nükleer silahlar ve ileri teknolojiye sahip savaş uçakları ile dünyamız tehlike altına giriyor.
Bazı mesleklerin ortadan kalkmak riskini oluşturuyor.
Önceden sokaklarda koşuşturan çocuklar artık bilgisayarların, telefonların başında çılgınlar gibi oyun oynuyor.
İnternetteki bilgi paylaşımı, insanların güvenlikleri için zararlı olabiliyor.
Küresel ısınmaya yol açtığı gibi çevre kirliliğini de arttırıyor.
Yaşanan teknolojik gelişmeler insanları tembelleştiriyor.
İnternet ve akıllı telefonlar sağ olsun, en yakınlarımızla bile yüz yüze iletişim kuramaz olduk.
Her tarafımız elektrikli alet olduğu için sürekli radyasyona maruz kalıyoruz.
İnternet, lüks arabalar, tatiller, süpermarketlerde satılan sağlıksız mı sağlıksız tuzak ürünler, kozmetik malzemeleri, dünyaca ünlü markalar ve benzerlerine çuvalla para harcıyoruz.
Görüldüğü üzere en az faydası kadar zararı da var teknolojinin. Buna rağmen şu gerçeği unutmamalıyız. Teknolojinin kullanımı sonucunda ortaya çıkan problemleri de teknoloji sayesinde çözebiliyoruz. Yani hiçbir şekilde hayatlarımızdan çıkarmıyoruz ya da çıkaramıyoruz.

Devamını Oku

Mucize

Mucize
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hayat mucizelerden ibaret. Biz nelerin hayalini kurarken hiç aklımıza gelmeyen şeylerle karşılaşabiliyoruz. Bu dediğin her insanın hayatından bir kez de olsa yaşanıyor. Hiç umulmadık bir andan beklenmeyen kişi tarafından kapı çalınabiliyor ya da her şeyden ümidini kestiğin bir vakitte bir telefon gelebiliyor. Aniden gelişen şeyler ise insanı inanılmaz mutlu edebiliyor. Ne demişler umudun olduğu yerde mucizeler çiçek açar.
Anlatmak istediğim asıl şeyi aşağıdaki hikayeyle de perçinlemek isterim;
‘’Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.
George’nin yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:
“Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir.”
Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally.
Kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.
Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally’nin beklediğini görünce “Evet, ne istiyorsun söyle bakalım” dedi. “Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum” diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.
Sally “Kardeşim” dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti:
“Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum.”
Eczacı Sally’e bakarak: “Anlayamadım” dedi.
“Şeyy, babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?”
Eczacı Sally’e sevgi ve acımayla baktı bu kez: “Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım” dedi.
Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi.Eczacının gözlerinin içine bakarak
“Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli” dedi.
Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally’e dönerek
“Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.
“Bilmiyorum” dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti:
“Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam
“Onu ancak bir mucize kurtarabilir” deyince ben de paramı alıp buraya geldim.”
“Peki, ne kadar paran var?” diye sordu iyi giyimli adam.
” Bir dolar ve on bir sent” dedi Sally.
“Ve dünyadaki tüm param bu!”
“Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para” dedi, iyi giyimli adam.
Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally’nin elini tutarak
“Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?” diye sordu.
“Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum” dedi.
İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong’du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.
Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:
“Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum” dedi.
Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça mal olduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve on bir sent!’’

Devamını Oku