a
Gülay Atar

Gülay Atar

25 Haziran 2021 Cuma

Bir can büyütmek

Bir can büyütmek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son zamanda hepimizin hayatı hayal edemeyeceğimiz kadar değişti. Dünyayı etkisi altına alan salgından dolayı kimseyle görüşemez, oturup bir tatlı sohbet gerçekleştiremez olduk. Tabi ki bunlar salgın döneminde olması gereken şeyler. Fakat bu durum sosyal mecraların yaygınlaşması ile kişiler, eş, dost ve akrabalar arasında oluşan uçurumun ciddi boyuta gelmesine de neden oldu. Hatta neredeyse aynı evde yaşayan aile bireyleri de yabancılaştı birbirine. Bu durum ise en çok çocukları olumsuz etkiliyor. 

“Ağaç yaş iken eğilir” cümlesini bir çoğumuz duymuşuzdur. Bu cümle çocuklarımıza küçükken eğitim, öğretim, iyilik, doğruluk, ahlak gibi yaşamsal önemi olan başlıkların öğretilmesinin önemine ilişkin bir cümle. Ancak bu eğitimi verirken nasıl iletişim kurabileceğimizi araştırmayız. İletişimsizlik çocuğumuzla aramıza yeni sorunlar oluşturmaya başlıyor.

Hayatta en güzel duygu bence evlat sahibi olmak. Belki bu dünyanın en kıymetli meyvesi, Rabbimin insana sunduğu en kıymetli canından öte değerdir evlat.  Tarife gelmez bir sevgidir bu.  Özveri isteyen, sana emanet edilen bir candır evlat…

Anne ve babalar çocukları olunca çok sevinir çok mutlu olurlar. Bu sevinçle hiç yaşamadıkları bir burukluk olur hep içlerinde. ‘’Acaba bu değerli emaneti yani evladımızı nasıl koruyacağız ya ona bir şey olursa’ bence bütün ebeveynlerin en büyük korkusu budur ve bunun beraberinde evladını korumak için iyi ve kötü büyütürken zaman zaman yanlışlar hatalar yaparız. Bunu da fark etmeden yaparız; ‘çevrede bizim gördüğümüz yanlışları o yaşamasın’ diye…

Bu yaklaşım çocuklarımız için acaba ne kadar doğru?

Çoğumuz koruma içgüdüsüyle yanlışlar yapmışızdır. Çocuklara küçük yaşta ağlamasın diye her istediğini almak çocukta bir süre sonra doyumsuzluğu doğuruyor. Bence bireyler bu konuda tepkili ve kararlı olmalılar.  Her istediğini vermek doğru bir çözüm değil ve bunu çocuğa yüksek sesle anlatmak ceza vermekte doğru değil. Çocuklar yüksek sesi dinlemez çocuklarla en güzel iletişim onun gözlerinin içine bakarak ona o an onun verilmemesi gerektiğini ve neden niçin olduğunu ona yetişkin bir bireymiş gibi anlatmak gerekir. Bu yöntemi hiç sıkılmadan sürekli yaparsanız ve istediği şey her neyse söz verdiğiniz doğru olduğunu düşündüğünüz zaman da yerine getirirseniz çocukla aranızda kökleri sağlam bir güven oluşur.

Güven çok önemli. Çocuklarımıza çocuk gibi değil de bir yetişkinlermiş gibi davranalım. Bazen yanlış yapmalarına izin verin onun fark etmeyeceği şekilde gözleyerek… Çünkü oda bir birey olacak. Sürekli koruyamazsınız… Düşecek, kalkacak hayatı öğrenecek. Çocuklarınızı ne olursa olsun aşağılamayın. Hep övgüyle yaklaşın. Çünkü çocukların kişilikleri 3 yaşına kadar oturuyor. Çocuklar sizi her an bebekliğinden itibaren anlıyor ve bakışlarınız bile kişilik gelişiminde önem arz ediyor.

Çocuklarda aşağılama duygusu her zaman öz güven eksikliği içerisinde büyümesine neden olur. Hiçbir zaman kendini doğru ifade edemez. Sosyallikten uzak bir insan olur.  Buda okul, iş ve evlilik gibi hayatın en kıymetli dönemlerinde çok sıkıntı çekmesine neden olur. Övgüyle, sevgiyle büyüyen bir çocuğun her zaman kendine özgüveni olur. Bu da tabi ki okul ya da sosyal hayatında kendini farklı gösterir. Çocuklarımızı büyütürken sevgi ve övgüden korkmayalım. Bu çocuklarımızı şımartmaz aksine hayatı, insanları seven, kendine güvenen ve karşısındaki insanlara baktığında onları küçümsemeyen, alaycı olmayan bir birey olurlar. Sevgi saygı ve güven içinde büyüyen çocuklar anne ve babalarını kolay kolay yormazlar. Özellikle buluğ çağında bu çok önemli. Yanlışlar ve kötü alışkanlıklar kolay kolay yapmazlar. Lütfen çocuklarımıza çok akıl ya da çok örnek vermeyelim. Onlar için en büyük örnek bizleriz. Onları dinlemeyi öğrenelim. Sözlerini kesmeden onları dinlersek, yaptığı ya da yapacağı yanlıştan döndürmek daha kolay olur. Çocuklarımıza sahip çıkalım. Onlara öyle bir sarılalım ki; kalp atışlarımızı, sevgimizi hissetsinler. Bu dünyayı değil, önce kendi çocuklarımızın kişiliğini düzeltelim. Sonra arkasından gelen nesilde güzel olur, dünyayı güzelleştiririz…

Gelin bugünden başlayalım. Çocuklarımızı iyi bir şekilde dinlemeye…

Kalın sağlıcakla…

Devamını Oku

Önyargı

Önyargı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir konu hakkında bilgi sahibi olmadan o konu hakkında yorumlar yapmaya, varsayımlarla bazı kanaatlere varmaya önyargı diyebiliriz. Bugün köşemde önyargıya değineceğim. 

Eğer özetleyecek olursak önyargıyı, bir kimseyle ya da şeyle ilgili olarak, belirli bir olaya, duruma ya da görmeye dayanan, önceden edinilmiş olumlu ya da olumsuz yargı, kanı diyebiliriz. Diğer bir ifadeyle; bireyde öteki bireylere, toplumsal kümelere karşı sevgi ya da düşmanlık duygusu uyanmasına yol açan, koşullanmış bir duygusal tutumu yansıtan sığ inanç.

Tanımlamaları yaptıktan sonra diyebiliriz ki büyük küçük önyargı herkesin hayatında var esasında. Öncelikle bu gerçeklikle yüzleşmeliyiz. Mesela ilk defa gördüğümüz  bir insanın davranış şekli veya ilk defa sunum yapılan bir yemek vesaire hakkında ama özellikle eğitimdeki ön yargı  çok rahatsız olduğum bir konu…

Biraz da hayatın içerisinde bakacak olursak okul okuyan da var okumayan da. Maalesef hayat insanlara çok farkı şekilde yazılmış.  Bu rabbimin insanlara takdiri.  Bugünün çocukları çok şanslı. Hayat onlara tepsi ile ikram yapıyor ama bunlar tabiki yıllar önce öyle değildi.  Aileler tutucu idi ve çevrede görüyor idik.

Çocuklar fen lisesi kazanıyor ve aileler nasıl göndereceğini düşündüğü için okuldan alıyordu. Önce eğitim zordu imkanlar kısıtlıydı.   İnsanlar kimseden yardım istemeyi bilmiyordu. Çok onurlu idiler ve çevrede böyle gördüğümüz çok insan üniversite kazanıp gidemiyordu. Bunları bizzat gördük onun için insanları yargılamamak gerek.

Hayatta bir yere tutuna bilmişse bu insanlar bence takdir etmek lazım ve bazen karşımıza öyle insanlar çıkar bakarsınız üzerinde giysi giysi değildir, eğitim yoktur ama öyle bir konuşur öyle bir duruşu vardır ki, sizi duruşu ve konuşması ile etkiler.

İşte bundan dolayı kimseyi görünüşüne, kıyafetine, konuşmasına, şivesine, ailesine ve daha birçok özelliğine göre yargılamamak lazım. Her insan biriciktir ve kendi özelinde değerlendirmek gerekiyor.

Yunus Emre’nin sözü ile bitirmek istiyorum;

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin bu nice okumaktır.

Saygılarımla…

Devamını Oku

‘Sağlık olsun’

‘Sağlık olsun’
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Klişeleşmiş bazı cümleler vardır. ‘’Sağlık olsun’’, ‘’Her şeyin başı sağlık’’ gibi cümleler ise klişeleşmiş cümlelerden birkaçı. Çoğu zaman işin içinden çıkılmaz durumların vazgeçilmez kurtarıcısıdır. 

Fakat bu cümle içeriğinin ne ifade ettiğini ya da ne kadar önemli olduğunu pek anlayamayız. Bu önemsizleştirme küçük bir sağlıksal sorunla birkaç günlüğüne ertelenir. Eski hale dönünce kişi için yine sıradanlaşır anlamı.

Oysaki bu yargı, rutin ve sıkıntılı gündelik yaşamın kilit noktası olabilir.

Şöyle düşünün;

Koca vücudunuzdan çıkan küçük bir diş parçası tüm dengemizi alt üst edebiliyor. Bu küçük parça vücudun başka bölgelerinde ağrılar oluşturabiliyor. Uyuyamıyorsunuz. Yemek yiyemiyorsunuz.

Ya da vücuda giren küçük bir virüsün etkisiyle gribin etkilerini anımsayın. Bir anda darmadağın olunur. Göz kapakları açılmaz. Ne yediğinin tadını alırsın ne de içtiğinin.

Böyle durumlarda hemen anlayıveririz sağlığın ne kadar önemli olduğunu. Hastalık geçince de sahip olduğumuz sağlıklı halimizin değerini unuturuz.

Halbuki yaptığımız en basit eylemlerin bile sağlık durumumuzla ilintili olduğunun farkına varabilsek her şey çok daha farklı olurdu. En basitinden gözümüzde büyüttüğümüz sorunları daha farklı algılayabilirdik. Gün içerisinde yapmakla yükümlü olduğumuz sorumlulukları daha olumlu bir ruh haliyle yapabilirdik.

Yemek yemek, bir çay içmek, dinç bir şekilde düşünmek, ilerleyen saatlerini planlamak gibi en basit eylemlerde bile mutluluğu hissedebiliriz.

Bu bir polyanlacılık değildir. Var olan bir gerçektir. İnsanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen hırslarını ve daha fazlayı isteme, daha fazlaya sahip olma duygusunu törpüleyici bir gerçektir hem de. Kendisini tüm kayıplarına, tüm başarısızlıklarına rağmen iyi hissedebilmesinin bir yoludur.

Ancak maalesef ki bu basit gerçeği es geçiyoruz hepimiz. Hayat koşturmacasına kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki dinç halimizin önemini kaçırıyoruz.

Birçoğumuzun hayal bile edemeyeceği bir varlığa sahip olan Rahmetli Sakıp Sabancı’nın ölümünden hemen önce yazdığı ‘’Her şeyin başı sağlık’’ isimli kitabı bu durumun en somut örneğidir herhâlde.

Sağlıklı günler geçirmeniz ve bunun kıymetini unutmamanız dileğiyle…

Devamını Oku

Fırsatçılık

Fırsatçılık
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hayat çok pahalı. Neye elimizi uzatsak elimiz yanıyor desek abartmış olmayız. Özellikle sebze, meyve, kuruyemiş gibi gıda ürünlerinin fiyatları ise bir hali yüksek. Fakat bazen bazı ürünlerin fiyatları kontrolsüz bir şekilde birilerinin keyfi durumlarına göre değişiyor.

Keyfi bir şekilde yükselen fiyatlardan dolayı da üreticiler, tüketiciler ve bu ürünleri satarak para kazanmaya çalışan pazarcılar ya da küçük işletmeler ciddi şekilde mağduriyet yaşıyorlar.

Tüm dünyanın pandemi ile uğraştığı şu günlerde birde halkın büyük bir kısmı bir grubun kazanacağı haksız kazanç uğruna beslenemiyor. Çünkü ülkemizin dünya sıralamasında ilk sıralarda olduğu ürünleri bile almakta zorlanıyor.

Süreç şöyle işliyor: Üretici bin bir emekle ürettiği ürününü yok pahasına satıyor. Karşılığında aldığı komik rakamlarla üretim sürecinde yaptığı masrafları bile zor karşılıyor.

Üreticiden alınan bu ürünler komisyoncuların ellerinden geçerek; fiyatı katlanarak tezgahlara geliyor. Mesela üreticiden 0.50 kuruşa çıkan domates pazarda ya da manavda 4-5 TL’den satılıyor.

Bu fiyatlara satılan ürünleri maddi durumu iyi olanlar alıyor. Et, tereyağı gibi önemli besin kaynaklarından vazgeçen dar gelirli vatandaş ise zaruri olan mutfak ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor. Bir nevi yemiyor, yiyemiyor.

Sonuç ise; ürettiği ürünü denize döken, sağa sola dağıtan perişan çiftçiler; sofrasına sebze meyve bile koyamayan vatandaşlar ve birilerinin emeği üzerinden yüksek kazanç sağlayan fırsatçılar…

Tarımsal üretime zarar veren, vatandaşlarının asgari geçim sınırını bile engelleyen, haksız kazanç sağlayan bu süreci sizce yetkililerimiz bilmiyor mu?

Bilmiyorlarsa bile duyurmanın bir yolu olmalı. Çünkü piyasada kol gezen fırsatçılar yüzünden alacağımız her şeyi kısıyoruz, çok önemli olan bir ihtiyacımızı başka bir ihtiyaca tercih etmek durumunda kalıyoruz.  

Pandemiden dolayı artan fiyatları, üstüne eklenen kuraklıktan dolayı çiftçinin tarlasından alamadığı ürünü düşünürsek bundan sonrası için daha zor günler bizi bekliyor gibi. Birde üstüne fırsatçıların oynadığı oyunlardan dolayı fakir daha da fakir olacak gibi gözüküyor.

Umarım bir çaresi bulunur.

Umarım güzel günler çok da uzakta değildir…

Devamını Oku

Hayatın dertleri

Hayatın dertleri
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hayat sorunlar yumağı. Bir sorunu çözsek bir sonraki sorun baş gösteriyor. Fakat sorunların bitmek bilmeyeceğini düşününce sürekli olarak bir şeyleri dert etmenin de bir faydasının olmadığını düşünüyorum. Çünkü hayat ufak tefek aksilikleri kafaya takacak kadar uzun değil.

Huzurlu bir yaşam sürmenin iki kuralı var demişler ilki ufak tefek şeyleri kafaya takmamak ikincisi takıyorsan da tüm bunları sistematik hale getirmemek fakat biz ne yapıyoruz? Tüm dikkatimizi küçük sorunlara yöneltip onları normal boyutların üzerine çıkarıyoruz. Normal boyutların üstüne çıkarınca da hayatımızın en büyük dilimini dertlere ayırıyoruz.

”İnsanlar yaşam enerjilerinin büyük bir miktarını ufak şeyleri dert ederek harcadıkları için, yaşamın güzelliğini ve büyüsünü tümüyle ıskalarlar.” Ne acıdır ki o ıskalanan zamanın bir daha geri dönüşü yoktur. Sizinle aşağıda paylaşacağım anektodu iyice düşünerek ve sindirerek okumanızı isterim.

”Hintli Bir usta, çırağının mutsuz bir şekilde devamlı her şeyden şikâyet etmesinden usanmıştır. Çırağına bir ders vermek ister ve çırağını tuz almaya gönderir. Çırak, tuz almaya beni niye gönderdi diye şikâyet ederek döner. Usta, bir avuç tuzu bir bardak suya atıp karıştırıp, içmesini söyler.

Çırak, tuzlu suyu içer içmez tükürmeye başlar.

Usta sorar:

– Tadı nasıl?

Çırak öfkeyle cevap verir:

– Tadı berbat, acı

Usta gülümser, çırağını kolundan tutar ve dışarı çıkarır. Az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyler. Suyu içen çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, usta tekrar sorar:

– Tadı nasıl?

Çırak cevap verir:

– Tadı çok güzel, ferahlatıcı

– Tuzun tadını aldın mı diye sorar usta,

– Hayır suyun tadından başka tat almadım diye cevaplar çırağı. Usta, gölün yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturur ve şöyle der:

– Yaşamda kederler, sıkıntılar tuz gibidir, ne az, ne de çoktur. Sıkıntın olduğunda yapman gereken tek şey sıkıntı veren sorunla ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sorunlarla başa çıkarken sen de bardak gibi değil, göl gibi olmaya çalış.”

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.