a
Begüm Yılmaz Koca

Begüm Yılmaz Koca

02 Ağustos 2021 Pazartesi

Paylaştığın senindir, biriktirdiğin değil

Paylaştığın senindir, biriktirdiğin değil
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çok sevdiğim bir atasözü var,” ekmeğini yalnız yiyen, yükünü yalnız taşır” katılmamak elde değil. Paylaşmak denilince aklınıza ilk maddiyat mı geliyor? Mutluluk, üzüntü, acı da paylaşım gerektirir. Örneğin, ülkemizin ciğerlerinin yandığı bu günlerde millet olarak acıyı, üzüntüyü paylaşıyoruz. Paylaşmak insanın yükünü de alıyor. 

Bir hikayeyle alıntılamak isterim ‘’Bir çiftlikte iki erkek kardeş babalarından kalma çiftlikte birlikte çalışıyorlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve beş çocuğu vardı. Diğer kardeş ise bekardı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi.

Günün birinde bekar kardeş şöyle düşündü;

– Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de adaletli değil. Ben bekarım ve pek fazla ihtiyacım yok. Kardeşimin geniş bir ailesi var. Onun daha fazla ihtiyacı olur.

O günden sonra bekar olan kardeş her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye itti.

Bu arada evli olan kardeş de kendi kendine;

– Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de doğru değil. Ben evliyim, eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Fakat kardeşim yaşlandığı zaman ona bakacak hiç kimsesi yok. İlerde onun daha fazla ihtiyacı olacak.

Böylece evli olan kardeş de her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki kardeş de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar. Çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu. Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken karşılaştılar. O anda olan biteni anladılar. Çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar.”

Devamını Oku

Ciğerlerimiz yanıyor

Ciğerlerimiz yanıyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Orman yangınlarının baş gösterdiği bu günlerde hepimizin adeta içi, ciğeri yanıyor. Dün sosyal medya üzerinde yayınlanan video ve görüntüleri görünce göz yaşlarımı tutamadım. Ağaçlarımız, hayvanlarımız, canlılar, evi yanan insanlar çaresizlik nedir diye sorsanız son iki gündür yaşadıklarımızı söylerdim. Aklıma Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir sözü geliyor “Toprağa emanet edilmiş bir ağaç, mahalleye, semte, şehre hatta topluma ve bütün imana emanet edilmiş bir değerdir.” 

Sadece orman yangınları da değil pandeminin de getirdiği bir stres var hepimizin üzerinde. Vaka sayıları giderek artıyor. Vaka sayıları arttıkça kaygı düzeyim de yükseliyor. Aslında stres, bağışıklığımızı, direncimizi düşüren en önemli faktör. İnternette yazan bilgilere göre, stres sözcüğü, Latince “estrictia”dan gelmektedir. Stres, 17. Yüzyılda felaket, musibet, dert, keder, elem gibi anlamlarda kullanılmıştır. 18 ve 19. Yüzyıllarda ise, kavramın anlamı değişmiş ve güç, baskı, zor gibi anlamlarda objelere, kişiye, organlara ve ruhsal yapıya yönelik olarak kullanılmıştır. Buna bağlı olarak da stres, nesne ve kişinin bu tür güçlerin etkisi ile biçiminin bozulmasına, çarpıtılmasına karşı bir direnç anlamında kullanılmaya başlamıştır. Stres, vücuda yüklenilen herhangi bir özel olamayan isteme karşı, vücudun tepkisi olarak tanımlamaktadır.

Stres, aslında günlük yaşamın bir parçasıdır. Günümüzde çoğu insan, farkına varmasa bile yoğun bir stres yüküne sahiptir. İyi ya da kötü ne olursa olsun yaşamımızdaki zihinsel değişiklikler, stresli durumlardır. Günlük rutin yaşamımızda değişikliğe neden herhangi bir şey, stres vericidir. Vücut sağlığımızda meydana gelecek bir değişiklik de strese yol açar. 

Vücudumuz stres ile karşı karşıya kaldığında adrenalin gibi stres hormonlarının kandaki düzeyini arttırır.  Uzmanların açıklamalarına göre, ‘’ Stres kortizol, adrenalin , prolaktin ve büyüme hormonunun artmasına, testosteron hormonunun azalmasına neden olur. Bu hormonal değişiklikler sistemik etkiler oluşturur. Stresten öncelikle hormonal sistem, bağışıklık sistemi ve sinir sistemi ekilenir.  Stres anında böbreküstü bezinden bol miktarda kortizol salgılanır. Yüksek kortizol düzeyi biyokimyasal birçok istenmeyen yanıta neden olarak öğrenmeyi ve algılamayı engeller.”Geçici olarak ortaya çıkan bu durum kan basıncını da arttırır, stres ortadan kalktığında kan basıncı da normal düzeyine döner. Ancak günümüzde vücudumuz günler veya haftalar boyunca kronik strese maruz kalabiliyor ve bu durum kan basıncı düzeyini kontrol etmeyi zorlaştırıyor.

Devamını Oku

Anılar kitap gibidir

Anılar kitap gibidir
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Anılarla ilgili güzel olan şey onların size ait olmasıdır; iyi, kötü ya da kayıtsız olmaları. Onlar size aittir ve şimdi nerede olursanız olun.   Bazı yaşamlar için kısa bir süre sürer, fakat sahip olduğu anılar sonsuza dek sürer. Bu yüzden anın tadını çıkarmayı bilmeli, sevdiklerimizle geçirdiğimiz tüm zamanları güzel anılara çevirmeyi denemeliyiz.

İnternette okuduğum kısa bir hikayeyi paylaşmak isterim sizlerle
‘’Kuraklık o yıl, New Jersey’in yemyeşil çayırlarını kahverengine çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu.  Kuraklığın kırk üçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.
Otomobilinin camını indirdi ve yaşlı kadına seslendi :
– “Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?”
Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti :
– “Zaten şu kadar kısa bir yoldan geliyorum.” dedi ve yüz metre ötedeki dev bir meşe ağacını göstererek “Zahmet etmenize gerek yok…” dedi. “İki üç adımlık yolum kaldı.”
Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip, sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı, hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu:
– “Bu ağacı sulamak için mi o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? “
Güçlükle kaldırdığınıza göre kova galiba çok ağırdı.
– ” Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.”

– “Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum. Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık, onun gölgesinde nasıl dinlendik… Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?”
Genç tarım uzmanı, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte gecikmedi. Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:
“Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım, onun kollarına sığınırdım” dedi. “Nişanlım, parmağıma nişan yüzüğünü bu ağacın altında taktı. Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?”
Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken, ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü. Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak “Bırakın ağacımı” diye bağırdı. “Dokunmayın benim ağacıma…”
İşçilerin başındaki adam kasketini çıkardı ve yaşlı kadını saygıyla selamladı:

“Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil, onu kurtarmak için geldik, hanımefendi” dedi.
“Ağacınızın köklerinin çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak, ağacınızı bol bol suladık.”

Yaşlı kadının gözleri, su tankerinin üzerinde yazılı olan “Greenfield Fidanlığı” adına takıldı…

– “Fakat ben sizi çağırmadım ki?” dedi. “Kim gönderdi sizi buraya?”

Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi: – “Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi, efendim” dedi.

Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu ve işçilerin tek tek ellerini sıktıktan sonra bindikleri kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı. ‘’

Devamını Oku

Şiir perisi Tomris Uyar

Şiir perisi Tomris Uyar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türk edebiyatının usta kalemlerinden biri olan öykü yazarı ve çevirmen  Tomris Uyar’dan bahsetmek istiyorum bugün sizlere.. Tomris Uyar ardında nice güzel şiirler ve aşklar bıraktı. Öyle ki Turgut Uyar eşi Tomris’e şöyle sesleniyordu bir şiirinde:

Senin için alışılmış şeyler söyleyemem sana yaraşmaz
Kış gecesi amcamızdır bahar yakından kardeşimiz
Alır başımı Erzincan’a giderim seni düşünmek için
Dörtlükleri bozarım çünkü dağlar ne güne duruyor
Kıyılar ve eskimeyen her şey seni anlatmak için

Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur
Ne var ki ıslanır gider coskunluğum durmadan
Durmadan
Dağ biraz daha benden deniz her zaman senden
Hiçbir dileğimiz yok şimdilik tarihten coğrafyadan

Kimselere benzemesin isterim seni övdüğüm
Seni övdüğüm zaman
Güzel bir çingene yalnız başına dolaşmalı kırlarda
Seni övdüğüm zaman

“15 Mart 1941’de doğan ve 4 Temmuz 2003’te aramızdan ayrılan Tomris Uyar, Türk öykü yazarı ve çevirmendir. İngiliz Kız Ortaokulu’nda, şimdiki adı Robert Kolej olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde eğitim gördü (1961). İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi.

Cemal Süreya ve Ülkü Tamer ile beraber Papirüs dergisi kurucularından olan Uyar’ın deneme, eleştiri ve kitap tanıtma yazıları Yeni Dergi, Soyut, Varlık gibi dergilerde yayımlandı. On öykü derlemesinden Yürekte Bukağı ile 1979, Yaza Yolculuk ile 1986 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 60’ı aşkın çevirisi kitaplaşan Uyar’ın günlükleri, “Gündökümü” genel başlığı altında, yayımlandı. Yürekte Bukağı ve Yaza Yolculuk öykü kitapları ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı.

İlk evliliğini şair Ülkü Tamer ile yapan Tomris Uyar’ın evliliği Eylül isimli kızlarının sütten boğulması üzerine son bulur.

Tomris Uyar, şair Turgut Uyar ile evlidir ve Hayri Turgut Uyar isimli, İTÜ’de öğretim görevlisi bir oğulları vardır.

2003 yılında kanser nedeniyle vefat eden yazarın kabri Zincirlikuyu Mezarlığı’ndadır.”

Devamını Oku

Satranç

Satranç
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kitapsız yaşamak kör sağır dilsiz yaşamaktır demiş Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk.. Bu sözü çocukluğumdan beri ilke edindim kendime. Ne kadar meşgul olduğunu düşünürsen düşün okumak için zaman ayırmazsan cahilliğe teslim olursun. Pandemi dönemini fırsata çevirerek daha çok okuma yapmaya çalıştım. Yalnız kitabı sırf okumak için okumamak gerekiyor. Keyif alarak, dersler çıkarılarak, altı fosforlu kalemlerle çizilerek, notlar alınarak okunmalı en azından ben öyle yapıyorum.

Özellikle hafta sonları ya çimlerin üstünde ya da elinize bir kahve-çay alıp evin en sevdiğiniz köşesine kurulup kitabın sayfalarını teker teker aralamak gibi insanı rahatlatan bir şey var mıdır? Bir nevi beynin detoksu ..

 Bugün sizlere Stefan Zweig’ın Satranç adlı romanından bahsetmek istiyorum. Kitap,ilk baskısı 250 adet olarak 1942 yılında Buenos Aires’te çıkan hikâyenin, İngilizce tercümesi 1944’te New York’ta yayımlandı. Satranç, Almanya’da 1.200.000’den fazla sattı.

Kitabın konusunu ise hayatında birisi ile hiç satranç oynamamış bir avukatın kitaplardan öğrendikleri ile dünya şampiyonunu yenişi oluşturuyor.

İnternette kitabın özetine denk geldim siz okurlarımla da paylaşmak isterim

“New York’tan Buenos’e giden bir yolcu gemisinde yolcular arasında bulunan bir milyoner, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic’e , ücret karşılığı bir parti satranç oynamayı önerir. İkisinin oyununu izleyen Avusturyalı Dr.B oyun sırasında kendini tutamayıp onların oyununa karışınca, şampiyonla karşılaşması önerilir kendisine. Bir otel odasına kapatılan, oyalanacak hiç bir şeyi olmadan, bu odada uzunca bir süre tek başına kalan, yalnızca sorgulama için bu odadan çıkartılan Dr.B bir gün, rastlantı sonucu gizlice eline geçirdiği bir satranç kitabından bu oyunun bütün inceliklerini öğrenmiştir. Satranç tahtası ve taşları yoktur, ancak, önce ekmek içinden yaptığı satranç taşlarıyla sonra da tümüyle belleğinde oynayarak kurumsal bir satranç ustası olup çıkar. Ancak bu tutkusu yüzünden sinir krizlerine beyin ağrılarına yakalanır. “

Devamını Oku